Perşembe, Mart 25, 2010

Goclere ragmen ruhunu yitirmeyen tek kent: Izmir...


Ruhu vardır kentlerin. Ruhu vardır her yerin. Bir insanın ruhu nasıl verdiği son solukla uçarsa, doğduğu yerin ruhu da aldığı ilk soluktadır.
O topraklar üzerinde ve üzerinden, bin yıllardır gelip geçen havaların, suların, uygarlıkların içinden akan insan düşüncelerinin izlerini taşır, her yeni doğanın içine ilk solukla çektiği, ait olunan yerin ruhu.

Ortak bellek de diyebilirsiniz bu ruha. Rüyalarımızda taşıdığımız genetik kimlik de. Ama hem kolay edinilmez, hem de kolay kurtulunmaz ortak bellekten. Bir kentin, bir yörenin ruhunu taşımak için onlarca kuşaktır aynı yerde doğmuş ve yaşamış olmak gerekir ki, kentlerin bugünkü ruhsuzluğu, o kentlerde ruhunu bulamadığı kadar, o kentlere ruhunu veremeyen, çünkü “oralı” olamayan insan göçlerinin eseridir.

Geçmişini unuttuğu için geleceği de belirsiz Türkiye’de, göçlere rağmen ruhunu yitirmeyen tek bir kent kaldı, o da İzmir.

İzmir’in ruhu özgürlüktür. İzmirli’nin hası, bu ruhla doğduğu içindir ki baş eğmez, boyun bükmez, teslim olmaz, kolayına he demez, eyvallahı yoktur. Ruhu özgürlük üflediği içindir ki Doğu Roma’ya başkaldıran Bogomillerden Osmanlı’ya başkaldıran Şeyh Bedrettin yiğitlerine, efeleriyle, çeteleriyle isyancıdır, İzmir...
Dogmaya, tabuya, yasağa, baskıya isyan değilse, nedir ki özgürlük?
İzmir’in ruhu eşitliktir. Özgür oldukları için eşittir İzmir’in kadınları, erkekleri. Eşitlik, onları sabit fikirlerden bağımsız kılar. Bağımsızlık ise uygar ve yaratıcı...

İzmir’den başka hiçbir kent, hiçbir Türkiye yöresi, dünyanın uygarlık güncesine bunca isim katmamıştır:

İlyada ve Odyssea destanlarının yazarı, tarihçi Homeros (İ. Ö. Sekizinci Yüzyıl)

Cep kitapları konseptinin yaratıcısı, yayımcı Henri Filipacchi (1900-1961)

Nobel Ödüllü ozan, Giorgos Seferis (1900-1971)

Milyarder armatör, Aristoteles Onasis (1906-1975)

İngiliz Mini Cooper’ın efsane dizayn mühendisi Sir Alec Issigonis (1906-1988)

Besteci Adnan Saygun (1907-1991)

Rebetika sanatçısı Rita Abatzi

(1914-1969)

Oyuncu ve şarkıcı Dario Moreno

(1921-1968)

Dünyanın üç büyük fotoğraf ajansından SIPA’nın kurucusu Gökşin Sipahioğlu (1926-)

Fransa’nın eski başbakanı Edouard Balladur (1929-)

Düşünür André Tubeuf (1930-)

Tiyatro oyuncusu Magali No¨e l (1932-)

2010 Berlin Altın Ayı ödülünü kazanan Semih Kaplanoğlu...

Hepsi İzmir’de doğan, İzmir’in ruhunu ilk soluklarıyla ciğerlerine dolduran bu kişilere, İzmir’in Türkiye çapında çıkardığı İsmet İnönü gibi devlet adamlarını, Attilâ İlhan gibi sanatçıları, yazarları, gazetecileri eklerseniz, kentin yaratıcı bereketi daha iyi anlaşılır.

Türkiye’nin en büyük kenti olmayan İzmir’den, vasatı aşabilen bu kadar kişilik çıkması kuşkusuz raslantı değil. İzmir, üflediği özgürlük ruhuyla, özgür düşünce üretebilen, dolayısıyla yenilik yaratan insanlar üretiyor. Ama İzmir’in ruhunu da zaten bin yıllardır özgür düşünen insanların ortak belleği oluşturuyor.

Özgürlüğü besleyen ve özgürlükten beslenen İzmir’e özgü bu ruh, aslında “Niçin bazı toplumlardan dünyaca ünlü bir sanatçı, bir yeniliğe imzasını atan, keşif yapan, formül bulan, kısaca insan uygarlığına iz bırakan kimse çıkmıyor?” sorusuna da yanıt olabilir.

Özgürlüğün olmadığı yerde yaratıcılık olamıyor. Düşüncenin bağımsız olmadığı çevrede, yeni bir düşünce üretilemiyor. Yasaklarla çevrili düşünce, durağan kalıplardan taşamıyor, eskimiş ve aşılmışın tekrarını yeniliyor ancak.

Başka bir deyişle, yasak, baskı ve sansürün olduğu çevrede önce düşünce, sonra insanlar tutsak.

Örneğin megapol denilen 15 milyonluk İstanbul’da, hafta sonları İstiklal Caddesi’nin yürünemeyecek kadar yoğun kalabalık olması, özgürlüğün genişliğini değil, daraldığını gösteriyor: Varoşlarda gençliklerini yaşayabilecekleri hiçbir alan kalmayan gençler, hafta sonları o caddeye sıkışıyor! Türkiye’de çevrenin daralmadığı, gelenekçi yasakların pençesine alamadığı, mahalle baskısına yenik düşmeyen tek kale kaldı.

İzmir’in, özgürlüğü için direndiği ölçüde özgünlüğü var. Umarım ve dilerim, dayanır!

Mine Kirikkanat, 24 Mart 2010 Vatan Gazetesi


Pazartesi, Mart 22, 2010

Homeopati ile tanisma...

Amerika'da yillar once adini duydugum bu tip daliyla yollarim Izmir'de kesisti dun. Aslinda adini duymakla kalmayip bayagi bir arastirmistim o donemde. Cok ilgimi cekmisti ve dertlerime deva olacagina inanarak internet uzerinden oturup o zamanki rahatsizliklarimin semptomlarina gore homeopati ilaclari siparis etmistim. Kendim icin siparis etmekle kalmayip ablam ve annem icin de siparis edip, Turkiye'ye tasimistim o ilaclari. Benim aldigim ilaclarin prospektusunde her 5 saatte bir bilmem kac tane alinacagi yaziliydi toplu igne basindan daha kucuk boyuttaki ilaclarin. Hayatimda gordugum en kucuk ilaclardi ve o ilaclar alinirken kahve, cay, bitkisel cay, sogan, sarimsak, nane, her turlu mentollu sey yasakti. Ilaclarla etkilesime gecip etkisini azaltiyormus. Sonralari bu konuyla ilgili daha derin okumaya devam edince bu isin boyle olmayacagini, bunun bir homeopat doktoru gozetiminde yapilmasi gereken uzun bir tedavi yontemi oldugunu anladim. Isyerinde calisan hintli arkadasim beni bu konuda daha da bilgilendirmisti sagolsun. Amerikadaki saglik sigortam bu tip tedaviyi tabi ki karsilamiyordu ve ben de o zamanlar seansi 180 dolar civarinda olan homeopati seanslarini karsilayacak gucte degildim. Ilaclar cope gitti, benim de homeopati maceram basladigi gibi bitti.

Eveeet, yillar sonra, dun, kendimi Turk bir homeopat doktorun karsisinda saatlerce konusurken ve kendimi anlatirken buldum. Bireye ozel bir tedavi yontemi oldugu icin homeopatiniz hakkinizdaki herseyi bilmek istiyor. Herseyi derken buna gunde kac kere tuvalete gittiginiz, nasil yaptiginiz, rengi, kokusu dahi giriyor oyle soyleyeyim. Bu kadar ayrintili anlatmaniz istenince kendinizi ilk seansiniz 2-3 saat arasi suruyor, ki benimki yaklasik 4 saat surdu. 4 saatin sonunda adeta perisan olmustum konusmaktan. Ve basim muthis agrimaya baslamisti. Basagrisi homeopatin ayagimdaki catlak icin verdigi ilacin ortaya cikardigi bir bulgu da olabilirmis tabi. Bugun kendisiyle konustugumda ve kendimdeki degisiklikleri bildirdigimde soyledi.

Simdi sirada homeopatin bir iki gun icerisinde bana ozel hazirlayacagi ilaci icmek var. Kendisi ilac hazir olunca beni arayacak. Ve dedigine gore o bit kadar kucuk tek doz ilac 1 ay sureyle tum dertlerime deva olacak. O ilac yasam enerjimi arttirip, zihne direk etki ederek, yani sorunun kaynagina inerek, fiziksel hastaliklarin aslinda zihinsel nedenli oldugu gercegine dayanarak, vucudumun kendisini iyilestirme mekanizmasini ve gucunu harekete gecirecek. Gorecegiz..Bir ay sonra tekrar yeni bir doz alip yola o sekilde bayagi bir zaman devam edecegiz anlasilan.

Cumartesi, Mart 20, 2010


Ayagim sebebiyle, kitap okumak icin, bu aralar bolca vaktim oluyor. Iyi bir sey tabi bu. Sikayetci degilim. Arkadasimin bana getirdigi iki kitap vardi elimde. Biri Turkan Saylan, digeri Levh-i Mahfuz. Tek ve Tek Basina kitabini bir cirpida bitiriverdim. Ayse Kulin'in muthis bir akicilikla kaleme aldigi bu yasam oykusu beni derinden etkiledi. Turkan Saylan'in insanlik icin verdigi caba, emek, ozveri, mucadele gercekten takdire sayan. Kendimle benzer buldugum yanlari oldu Turkan Saylan'in. Benim de icim insanlara isik tutmak, yardimci olmak, hayatlarini kolaylastirmak arzusuyla dolu. Bir nehir var, coskuyla akmak istedigi yolu ariyor hala. Turkan Saylan kendine bu baglamda cok uygun bir kanal acan doktorluk meslegini secmis. Lise sona gelinceye kadar ben de doktor olmak istiyordum. Sonra o ara ne oldu bilmiyorum, fikirlerim degisti nerdeyse bir gecede. Ve ben kendimi Bogazici Universitesi'nde Uluslararasi Iliskiler okurken buldum. Simdi diyorum ki acaba beni yalvar yakar ikna etmek icin cabalayan sinif arkadasim Pelin'i dinleyip doktorluk meslegini secseydim, bu icimdeki insanlara yardim etme tutkuma akacak mecra bulmus olur muydum? Bunu hic bir zaman bilemeyecegim. Ama bundan sonrasi icin yapacak cok seyim var biliyorum. Turkan Saylan'in hayat hikayesi bana bu baglamda isik tuttu, cesaret verdi. Tesekkurler Turkan Saylan, olumunden sonra dahi yollarimizi aydinlattigin icin...

Çarşamba, Mart 17, 2010

Zoraki ara...

Bu aralar surekli evde oturuyorum. Iki hafta once evde dustum, oyle kosarken ziplarken degil...otururken ayagim uyusmus, kalkarken farkina varmadim. Uyusuk ayagimin uzerine basmamla kendimi yerde bulmam bir oldu. Sonrasi hastane acil servisi, rontgen, bandaj, uc gun sonra yeniden hastane, yeniden rontgen, ancak bu kez dize kadar alci...Sol ayak tarak kemigim catlamis dusme esnasinda. Doktorun dedigine gore 1, 1.5 ay alirmis iyilesmesi...10 gundur alcidayim ve zorunlu olarak evdeyim. Ayagimi yere basmam yasak..Evde kullanmak icin babam walker aldi. Disariya ciktigim nadir zamanlarda da koltuk degnekleri kullaniyorum. Ama cok iyi oldugum ve cok konforlu olduklari soylenemez. En buyuk yardimcilarim cocukluk arkadaslarim. Sagolsunlar gak deyince su, guk deyince yemek seklinde elimi sicak sudan soguk suya sokmuyorlar. Ben de alciyla yasamayi, tek bacak uzerinde dengede durarak ziplamayi ogreniyorum bu donemde. Bu arada annemin ekmis oldugu balkonumdaki sardunyalar ilk ciceklerini actilar bile:) Pembe minik sardunya ciceklerim var simdi. Bahar geliyor, gunesli havalarin artmasindan anliyorum her ne kadar disariya adim atamasam da..Kendi kendime banyo yapmayi, camasir yikamayi ve asmayi, yatagimi ortmeyi basardim. Bugun ilk kez yemek pisirme deneyimi gerceklestirecegim. Dolabimda yabani mantarlar var ve onlari soteleyip aksam yemegi olarak yemegi planliyorum.

Bir ara blogumu da yenilemek istiyorum ama bakalim ne zaman?