Pazar, Aralık 26, 2010

FARK ETMELI INSAN

Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...

Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metrekarelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.

Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.

Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.

Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.

Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.

Azraillin her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan.

Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.

Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.

Evinde kedi köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.

Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.

Zenginliğin ve bereketin, sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.

Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan.....

Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür...

O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür....

Can Yucel

Yeni Yil

"Bu kavanoz dipli dunya cesitlilikten ve farkliliktan beslenir; degisimden yanadir, degisebilmekten. Insan ki bir garip varliktir; en yucelere cikmaya da en alcaklara inmeye de meyyal. Insan ki vicdanla donanmistir. Akil ve ilimle. Kalp ve muhabbetle. Ogrenmekle yukumludur oyleyse; kendini gelistirmek, merak duygusunu yitirmemekle. Bir muhabbet zincirinde ufacika ama muhim bir halka oldugunu bilmekle yukumludur. Kainatin cemberi gece ve gunduz, derya ve damla, butun ve katre, med-cezir uzerine kurulu. Bitirmek ve baslamak. Hic bir zaman kendinden fazla emin olmamak lazim oyleyse. Son noktayi koymamak. Kibirden uzak durmak. Kibir ki kalin kadifeden perdeler ceker gozumuze. Bakar ama goremez oluruz.

..........

Bize yeni kelimeler gerek dostlar, yepyeni haller. Gozlerinin ici gulen insan baska insanlari da guldurur, gulumsetir. Gulmek bulasicidir, yaraticilik da. Umut da. Muhabbet de. Ask da. Kahkaha atabilen erkekler, kahkaha atabilen kadinlar, kahkaha atabilen genclerin sayisi katlananarak artsin 2011'de."

Elif Safak, Haberturk, 26 Aralik 2010 Pazar

Cuma, Aralık 24, 2010

Abracadabra

Amerika'dan geçenlerde gelen arkadaşım, ne zamandır kendisini, ta ben Amerika'da yaşarken, yakın markaja aldığım Dilara Erbay'ın deneysel ve geleneksel yemeklerini misafirlerine tattırdığı Abracadabra restorantına gidince "adamlar ta nerelerden kalkıp merak edip gidiyorlar, biz niye gitmiyoruz böylesi yenilikçi, değişik, ufuk açan mekanlara" dedim kendi kendime ve ilk İstanbul ziyaretimde bu mekanı ziyaret etmeye karar verdim. Arkadaşım da geçtiğimiz haftalarda Türkiye ile ilgili tam 1 hafta boyunca CNN International kanalında gösterilen programların birinde duymuş Abracadabra'nın adını. CNN muhteşem bir tanıtım yaptı ülkemiz için ve bilmeyenlere/yanlış bilenlere ülkemiz hakkında olabildiğince objektif bilgi vermeye çalıştı. İstesek bu kadar güzel PR yapamazdık ülke olarak!

Gelelim yeme içmeye...Yemek konusunda seçiciyim. Ağzıma koyduğum her seyin sağlığımla dogrudan ilintili olduğunu bildiğim için olabildiğince iyi beslenmeye, yani hormonsuz, katkısız, doğal/organik, taze ve yöresel/yerel ürünler kullanmaya, maximum oranda evde üretmeye ve tüketmeye ya da bu tarz hizmet veren yerlerden yemeye (Abracadabra böyle bir yer sanırım), mevsimsel yemeye, doğru pişirme teknikleri kullanmaya ve yemek zamanını hem sağliklı hem de keyifli, paylaşım ve sohbetin bol olduğu anlara dönüştürmeye çalışıyorum. Paylastikca bereketin arttigina inaniyorum. İstanbul'a gittiğimde mutlaka Çiya'ya ugramam bu sebeple. Ya da her defasinda yolumun Hamdi, Haci Abdullah'a dusmesi...Pandeli restaurant da adini sikca duydugum, gidilecek yerler listeme koydugum yerlerden biri...

Salı, Aralık 14, 2010

1 Kasım'da İzmir'de yeni işime başladım. Uzuuun bir aradan sonra:) Artık Türkçe klavye kullanmayı da yavaş yavaş ögreniyorum. Türkiye'ye döneli iki koca yıl olmuş. Zaman su gibi akıyor geyiğine girmeyeceğim. Daha ziyade zamanı nasıl değerlendirdiğimiz önemli çünkü. Sayı değil kalite meselesi! Açık bir özeleştiri olarak zamanı çok iyi kullanamadığımı itiraf ediyorum. Uzun işsizlik ve Amerika-Türkiye geçiş dönemimde bolca dinlendim, tembelliğe varan safhada hatta. Evime taşındım, Antalya'da ablamla zaman geçirdim. Ancak ne bir kursa gittim ne de spor yaptım ki spor benim Amerika'daki yaşantımda merkeze çok yakın bir yerde dururdu ve spor için zaman yaratamayanları anlayamazdım. Türkiye'ye gelince durumun farklı olduğunu gördüm. Ülkemizde spor kültürü Amerikadaki kadar yaygın olmadığı için orada olduğu gibi neredeyse hemen her köşe başında güzel, temiz, tam techizatlı spor salonları yok. Sayı az olunca rekabetin düşmesiyle beraber iyi olan salonlar üyelik için çok para alıyorlar. Karşıyaka'da Amerikan standarlarında eli yüzü düzgün tek bir yer var: Sports International. Ancak oraya standart maaşlı biri gidemez çünkü fiyatlar oldukça kabarık. Spor salonları dışında adam gibi yoga ve pilates merkezleri de yok. Açık havada spor yapacak yerler kısıtlı ve uygun degil. Durum böyle olunca ister istemez spor yapmak için motivasyonunuz olmuyor. Benim tercihim eğer geçtiğimiz dönemde işim olsaydı mutlaka Sports'a yazılmak olurdu. Sabahın köründe ya da akşamın karanlığında tek başıma çıkıp sokaklarda, üstelik de kör karanlıkta başıma ne geleceğini düsünüp tasalanarak ya da acaba ayağım bir çukura girer de yine kırılır mı korkusuyla, koşmak ya da yürümek motivasyonum olmadığından bu benim için en iyi opsiyon olurdu. Evet ama 1.5 aydır işin var simdi mazaretin nedir derseniz: Evimin ve işimin çok uzak olması ve günümün üç saatinin yollarda geçmesi. Bu duruma bir çare düşününceye kadar biraz daha böyle devam edecek. Evde yeniden yoga yapma motivasyonumu canlandırabilirsem o zamana kadar da yogayla idare edeceğiz artık.

Yeni işim güzel ve rahat, kendisi Ankara'daki işe ve orada yaşamaya tercih edildi. Torpilli yani:) Hayat ne getirir ne götürür çok bilinmiyor o yüzden çok da fazla düşünmemek, yola çalışarak ama hayatı da kaçırmadan, arada durup soluklanmayı bilerek devam etmek lazım.

Şems-i Tebriz 27. Kural

Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.

Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

Sevmek dediğin...


Sevmek dediğin öğrenilir. Hayatın en önemli dersidir ki çoğumuz sınıfta kalırız. Gençlik, duyguları bir rüzgar gibi savururken, ne kadar değerli detayları atladığımızı fark etmeyiz. O yüzden geçkin yaşlarda daha çok sarılır insan sevdiğine.

Sevmek dediğin öğrenilir. Zamanla değişir, biçimlenir, lezzetlenir aşk. Nasıl sevmek gerektiğini öğrenirsin ve emekleri bir çırpıda tüketmemeyi. Kıymetlenir sevgiler. Eskiden savurup attıklarına üzülürsün. Biraz daha çabalasaydım, şu hatayı yapmasaydım, belki olurdu dersin. Yaşam gibi, sevmek de yaşlandıkça pahalılaşır.
Sevmek dediğin öğrenilir. Bazıları önce tam tersini görür, yani nefret etmeyi. En zoru da onların hayatı. Çevresi sevgiden yoksun büyüyenler, geç öğrenirler ya da hiç bilemezler. Parası, yatı, katı, nesi olursa olsun insanın; yaşayan bir kalbi olmazsa, ömür boşa geçmiş demektir. Bir çocuk kahkahasını, bir çiçeğin tomurcuğunu, bir kadının bakışını, bir ekmeği bölüşmeyi sevemediysen; hayat sadece hırslarla yontulmuş kocaman bir çöplüktür.

Sevmek dediğin öğrenilir. Nereden gidileceğini bilmiyorsan, bileni takip edeceksin. Büyük aşıkları okuyacaksın. Mevlana’yı, Aşık Veysel’i, Leyla ile Mecnun’u, Yunus Emre’yi, Romeo ile Juliet’i…. Karşılıksız aşklar tanıyacaksın. Yürek kapısı bir kere açılsın, sonrası gelir. Önemli olan neyi sevdiğin değil, sevebilme yeteneğindir. Kalpleri kör olanların, beyinleri de zamanla körelir.

Sevmek dediğin öğrenilir. Çağımızın çıldırmış aşklarına inat, yeniden deneyeceksin. Usanmadan, inancını yitirmeden, tekrar kalkıp yürüyeceksin. Sende olandan eminsen, kim bilir bunca acı, başkalarına sevgiyi göstermek içindir, bilemezsin, yolunda ilerleyeceksin. Gidenin ardından ne kadar kırılmış olsan da, “Tanrım, ona sevmeyi öğrenecek büyüklükte bir yürek ver” diye dua edeceksin. Bu dua da, sevmeyi öğrenmenin bir şeklidir çünkü. İşin büyüsü seni çok mutlu etmeyenleri de sevebilmekte gizlidir. Sıyıracaksın içindeki insani hırsları, egonu, gereksiz tutkularını; gönlünü bileyeceksin.

Sevmek dediğin öğrenilir. Her yaşadığınla yeniden şekillenir. Zamanla daha sakin, daha huzurlu sevmeyi öğrenirsin ve çok daha zorlaşır sevdiklerini bir kalemde silip atmak. Hastalandığında, gülümseyerek bir tas sıcak çorba pişirecek kadar sevenleri, muhteşem sevişmelere tercih edeceksin. Yalnızlaştıkça biçimi değişecek aradığının. Sevginin bir anlamı olacak kendi sözlüğünde.

Sevmek dediğin öğrenilir. Emek vereceksin. Kıymet bileceksin. Seni sevenleri sımsıkı tutacaksın. Acılarınla olgunlaşıp, kalbinle büyüyeceksin. Hırpalayarak harcamayacaksın yaşamı. Yoksa hayatın tokadı ağırdır, gittiğin yolun sonu uçurum olur. Ya düşeceksin, ya tüm kalabalığına karşın etrafının yalnız gideceksin.

Sevmek dediğin öğrenilir. Dünyanın en büyük servetini istiyorsan, öğreneceksin…
Candan Ünal

Perşembe, Ekim 14, 2010

Eat Pray and Love

I read the book by Elizabeth Gilbert 3 years ago. I was still living in the US back then. I loved the story and I loved the fact that it was a true story! It was hard to believe that someone did that, I mean, took a year off and went to three different places to find her own truth. I have been in search of my own truth and my own way for a long time. However, my journey did not involve such brave decisions and changing continents. I know that everyone's seek for truth is unique in its own way but I still was a bit jealous when it comes to traveling and seeing the world and engaging in other cultures since I love moving around!

Ok, coming back to the movie, it was mostly Hollywood unfortunately. I was disappointed as a person who read the book and enjoyed it a lot. The story was cut too short, therefore it seemed very shallow, missing so many good parts. Thus, in my opinion, Liz's story lost its integrity in its movie version which is a pity! Notwithstanding that, the movie still inspired me and took me in. At the end, I have found myself with a list in my head regarding what I would like to do in my life before it is too late!The list is like this in this order:

1-I want to stay balanced (and I agree with the old man that, sometimes, it is necessary to let go and fall out of balance in order to find balance)

2-I want to fall in love and be loved again. True, genuine, warm love coming from the Heart..no Mind involved please!

3-I want to go to Bali and stay there long enough to enjoy myself...

4-Then, I want to go to India and live the experience of living in India even for a short period of time (I do not want to do the Ashram thing but would not mind going to Kerala and do my own meditation while going through all sorts of ayurvedic treatments:))

5- I surely want to enjoy 'the sweetness of doing nothing' from time to time, sometimes, most of the time...

6-I want to 'cross over'...

As said in the movie, "God dwells within you, as you"... So, love and forgive yourself first and foremost in order to be able to open up your heart and accept and love others as they are!

Finally, please read the book. It is well worth it!

Salı, Ekim 12, 2010

Ekim ayının üç güzeli

9.10.2010, Akşam
Nedim Atilla

Bu hafta sizlere ekim ayının üç güzelinden söz edeceğim. Damak zevkine
düşkün olanların peşinden koştukları üç lezzetli ve kıymetli
meyveden... Çekirdeksiz nardan, Kırkağaç kavunundan ve Bodrum
mandalininden...

Öncelikle nar suyunun ciddi tıp dergilerinde sıkça yer alan
yararlarına değinmeliyim. Haberi popüler medyada ilk kez Daily Mail
verdi, ama ciddi tıp siteleri de yayınlamaya değer buldu. İskoçya'da
Edinburgh Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre, her gün nar suyu
içmek bel bölgesindeki yağları eritiyor. Araştırma sırasında kadın ve
erkeklerden oluşan 24 kişilik gruba, dört hafta boyunca, günde 500 ml
nar suyu verilmiş. Dört haftanın sonunda bu kişilerin kanındaki yağ
asidi düzeyi düşerken, bel bölgelerindeki yağlar da azalmış. Ayrıca bu
kişilerin tansiyonları düşmüş. Sonuçta kalp krizi, inme ve böbrek
rahatsızlığı geçirme riskleri en alt düzeye inmiş. Nar, 'süper meyve'
diye nitelendirilirken araştırmayı yöneten Dr. Emad Aldujaili ve Dr.
Catherine Tsang şunları söylemiş: 'Nar suyu, hiç şüphesiz dolaşım
bozukluğunun yol açtığı hastalıkların azalmasına yardımcı oluyor. Elde
ettiğimiz sonuçlar, kan basıncını da düşürdüğünü bize gösteriyor.'
Aklınızda olsun...

ÇEKİRDEKSİZ NAR SADECE ANADOLU'DA VAR
Biz, dünyanın üçüncü büyük nar üreticisiyiz. Birinci olan İran'a
yetişmemiz zor; ama üretimde ikinci sıradaki Hindistan'ı
geçebileceğimiz, son yıllarda dikilen fidanlarla gündemde. Dünya nar
meyvesinin kıymetini anladı ve İran da en büyük ihracatçı... Biz de
İran'ın yaygın olarak ürettiği lezzetli ve bol sulu 'Hicaz narı'
üretiminde hayli yol kat ettik. Çekirdeksiz nara gelince... İşte bu
tür, yani narın çekirdeksizi sadece Anadolu'da yetişiyor; dünyanın
başka hiçbir yerinde yok. Mevsiminde yurtdışından gelen konuklarımıza
ikram ettiğimizde pek şaşırıyorlar ve lezzetine de bayılıyorlar. Ancak
çekirdeksiz nar, nadir bulunuyor, nazlı yetişiyor. Çekirdekli nar
ağacı bol bol meyve verirken, çekirdeksizi tek tük meyve veriyor.
Ülkemizde yaygınlaştırılması gerekir, ama fidanını üretmek oldukça
zor. Fidan iki yıl bebek gibi bakım istiyor. Öyle ya, Muammer
Ketencoğlu'nun yeniden meşhur ettiği güzel Ege zeybeği, 'Şu İzmir'den
Çekirdeksiz Nar Gelir' türküsü, yüzyıl önce boşuna yakılmamış...
Ödemiş'in Bademli kasabasında halen eski yöntemlerle az da olsa
çekirdeksiz nar üretiliyor; ama Antalya'nın Gazipaşa ilçesi son
dönemde İzmir'i sollayıp geçmiş... İzmir yakınlarındaki Emiralem ve
Balıklıova'da da az sayıda çekirdeksiz nar ağacı var (çoğu ne yazık ki
yazlık konutlara yenik düştü.) Bu narların taneleri de dışı da
bilinen nar gibi kırmızı değil pembe...
Gazipaşa başarılı bir planlama ile dünyanın en önemli çekirdeksiz nar
üretim merkezi oldu. Gazipaşalılar çekirdeksiz narın tanıtımı için 4
yıldır 21 - 22 Ekim'de Nar Festivali düzenliyorlar. Henüz ihraç
etmiyorlar, 1200 dekar alanda yıllık 2 bin ton üretim gerçekleşiyor ve
ancak iç piyasanın talebini karşılıyor. Türkiye, yılda yaklaşık 10
milyon dolar değerinde nar ihraç ediyor. En fazla nar ihracatı yapılan
ülkeler ise Almanya, Hollanda, Ukrayna ve komşumuz Yunanistan. Bu
ülkelerdeki meraklıları çekirdeksiz narın aromasını ve tadını bir
öğrenirlerse iç piyasada zor buluruz gibi geliyor bana. Damak
düşkünlerine önerim bu yıllarda çekirdeksiz narın kıymetini iyi
bilmeleri yönünde...

KIRKAĞAÇ KAVUNU 2 KİLODAN AZ, 4 KİLODAN FAZLA OLMAZ
Hemen baştan söyleyeyim, İstanbul'dan Çeşme'ye, Bodrum'a, Marmaris'e
kara yoluyla tatile giderken ya da dönerken Balıkesir-Manisa arasında
yol kenarına kurulmuş yüzlerce tezgahta satılan kavunlardan 15
Ağustos'tan önce aldıysanız onların Kırkağaç kavunu olma ihtimali
yüzde sıfırdı. Çünkü gerçek alacalı Kırkağaç kavunu en erken 15
Ağustos'ta hasat edilir.
Osmanlı Dönemi'ne ait salnamelerde (yıllıklar), Manisa kadılarına
gönderilen hükümlerde Kırkağaç'tan kavun ve Sultaniye üzümlerinin
İstanbul'a gönderilmesi emredilmekteydi. Kırkağaç halk kültürünün de
önemli bir parçası olan kavunun sadece yenmesi yetmez; lezzetinin tam
olarak anlaşılması için kabuğunun kaşıkla sıyrılması beklenirdi.
Burada vurgulanmak istenen elbette ki o ünlü Kırkağaç kavununun
kabuğuna yakın kısmının ayrı bir lezzette oluşuydu. Gerçek Kırkağaç
kavunu asla 2 kilodan az, 4 kilodan fazla olmadan tüketilmelidir.
Bugünler en güzel günleridir. Ocak-Şubat aylarına kadar saklanabilir
ve rakı meraklıları için soğuk kış günlerinde yazı anımsatan iyi bir
başlangıç olarak sayılabilir. Yanında tulum peyniri de şarttır tabii
ki... Gerçek kavun için kabuğundaki siyahi alacaları ayırt etmek
şarttır. Elbette Ankara'nın, Trakya'nın kavunları da güzeldir ama
nefasette Kırkağaç'la hiçbiri yarışamaz...

BODRUM MANDALİNİ
Bugünlerin mutlaka tadılmasında yarar olan üçüncü önemli tadı ise
çekirdekli Bodrum mandalinasıdır. Aman çekirdeksiz satsumalarla
karıştırmayın, zaten birinin kokusunu alınca ötekini ayırt etmeniz çok
daha kolay olacaktır. Ülkemize 20. yüzyıl başlarında Doğu Ege
adalarından ve Filistin'den getirilen bu tür genel olarak Güney Ege'de
ağırlıklı olarak da Bodrum Yarımadası'nda yetiştirilmektedir. Dünya
tarım literatürüne Bodrum Yerli Mandalini olarak girmiştir. Ülkemizde
'kokulu mandalin' olarak adlandırılan bu türün henüz yeşil halinin
kokusu da ayrı bir hoşluktur, kaliteli cinlerin içine ayrı bir lezzet
katar...
Bodrum mandalinasının ayırt edici özellikleri olarak kokusunun yanı
sıra meyvenin boynunun olmadığını, basık bir küre gibi olduğunu ve
içinde mutlaka çekirdekler olduğunu hatırlatalım... Bu lezzet Bodrum
Ticaret Odası'nın girişimiyle artık bütün bir yıl tüketilmektedir.
Nasıl mı? İçinde mandalin taneleri olan özel bir gazozun içinde...

Cumartesi, Eylül 25, 2010

2010 Yaz

Bir onceki yazi ile bugun arasina koskoca bir yaz girmis. Inanilmaz! Zaman nasil gecmis? Nereye gitmis koca yaz? Ben ne yapmisim o kocaaa... yaz boyunca? Cesme'ye gitmisim 3 haftasonu ve Ramazan bayraminda, ablam gelmis Izmir'e, yazliga gitmisim epi topu 4-5 kez, babamin isyerine ugramisim, is arayislarina devam etmisim, hic spor yapmamisim tembelligimden:(, homeopatiye devam etmisim, oksuruk krizleri yasamisim, el orgusu battaniyeyi ormeye devam etmisim, offf cok sicaklar gecirmis bu sene Izmir, kufrede ede klima calistirmisim evde, yeni evimin cok gunes aldigi icin yazin tam bir saunaya donustugunu anlamisim, yeni mutfak esyalari almisim, Tchibo bagimlisi olmusum, bizim bahceden bol bol sebze-meyve toplamisim, denize girmisim tabi ki, bronz olmusum, sacima bu kez duzgun bir perma yaptirmisim, niye bu paralari bayildim ki sanki diyerek vicdan azabiyla aldigim Camper sandeletleri tum yaz ayagimdan cikarmamisim, tabularimi yikip ayagima gecirdigim ilk cift Crocs'tan sonra daha once niye almamisim diye hayiflanmisim, Istanbul'a gelmisim is gorusmesi icin, Rumeli Hisarinda opera dinlemisim, Ankara'ya gitmisim bir baska is gorusmesi icin, dostlarla yemekler yemisiz Kordon'da, Alacati'da, Kadikoy ve Bebek'te, kuzenlerimi gormusum, 15 yildir gorusmedigim kuzenimle gorusmusum yillar sonra, annemin memleketi seferihisar sigacik'a ilk kez gitmisim, hayatimin ilk tezgahtarlik deneyimini yasamisim 1 gunlugune de olsa:)), Alacati'da harika yerler kesfetmisim, ilk kez Alacati pazarina gitmisim, rengarenk pestemaller almisim, annemlerin sokaginda bir suru yavru kediler dogmus, yeni insanlarla tanismisim, kendi icime donmusum zaman zaman, evde televizyon seyretmisim, kitap okumusum, bol bol uyumusum, ilk defa kizilcik serbeti denemisim, bazilarini ozlemis kalbim, uzaklara dalmisim, kah huzunlenmis, kah neselenmisim...

aslina bakarsan dolu dolu bir yaz gecirmisim ben, hic bir sey yapmadim diye sizlaniyorken. baksana ne cok sey yapmisim bu listeye gore:)

simdi ne mi yapiyorum? cok unlu Izmirli bir ressamin (Seba Ugurtan) atolyesinde yagliboya resim yapiyorum, atolyeye gidip saatlerce tuval boyuyorum. Ve ben bundan cok keyif aliyorum.

Salı, Nisan 13, 2010

Zaman Paradoksu

George Carlin Amerika'da 70 ve 80'li yılların ünlü bir komedyeni idi. 11 Eylül den (9/11) ve karısının ölümünden sonra şöyle yazmıştı.

"Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz :

Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.

Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, mÇok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz.
Çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz,
Çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz,
Çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.
Paylaşmak özel ve güzeldir, yaşamı paylaşmak, özel gün ve anları paylaşmak değer verip değerinizi bilen birileri olduğunu bilmek onunla paylaşmak ne kadar lüks artık onu bulmak ve kaybetmemek, dostluğu, sevgiyi, hüznü paylaşmak ne güzeldir tüm bunların tarihe karıştığı bir dönemde elde etmek ve yaşamak..."

George Carlin

Cuma, Nisan 02, 2010

Alcim cikti nihayet...

Kuslar gibi ozgurum. 5 haftalik macera sona erdi. Hareketsizlik gunleri geride kaldi. Alcim cikinca ilk adimi atmak enteresan bir duyguydu. Sanki yeni bir organimi ilk defa kullanmaya baslamak gibi..urktum ve tedirgin oldum. Geri gelen agri hemen ayagimin durumunu hatirlatti bana. Ben alci cikar cikmaz yurur, kosar, spor yaparim diye dusunurken, hic de oyle olmayacagini, bir sure daha agrilarla yasayacagimi ve ayagima yeniden yurumeyi hatirlatmak gerektigini anladim. Bu surec de zaman alacak. Su an cok yavas yuruyebiliyorum, agrili noktalara basmaktan ozenle kacinarak.

Cok sukur ki 1 adim daha gecti bu yolculukta. Once catlak, sonra alci donemi, simdi alci sonrasi (a.s) yeni donem. En azindan alcinin hammalligindan kurtuldum. Zayiflamis kaslarim, derim kurumus ama bacagim hafif, muthis guzel bir duygu.

Bu da gecti, insallah a.s. donem de gececek kolaylikla ve sabirla.

Perşembe, Nisan 01, 2010

Eski Bir Tapinak Yaziti

Gurultu, patirtinin ortasinda sukunetle dolas, sessizligin icinde huzur buldugunu unutma. Baska turlu davranmak acikca gerekmedikce herkesle dost olmaya calis. Sana bir kotuluk yapildiginda verebilecegin en iyi karsilik unutmak olsun. BAGISLA ve UNUT. Ama kimseye teslim olma. Icten ol, telassiz, kisa ve acik secik konus. Baskalarina da kulak ver. Aptal ve cahil olduklari zaman bile dinle onlari; cunku dunyada herkesin bir oykusu vardir.

Yalniz planlarinin degil, basarilarinin da tadini cikarmaya calis. Isinle ne kadar kucuk olursa olsun ilgilen, hayattaki dayandigin odur. Sevecegin bir is secersen, yasamindaki bir an bile calisilmis ve yorulmus olmazsin. Isini oyle sev ki basarilarin bedenini ve yuregini guclendirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar baslatmis olacaksin.

Oldugun gibi gorun ve gorundugun gibi ol. Sevmedigin zaman sever gibi yapma. Cevrene onerilerde bulun ama hukmetme. Insanlari yargilarsan onlari sevmeye zamanin kalmaz. Ve unutma ki insanligin yuzyillardir ogrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciginden daha fazla degildir.

Aska burun kivirma sakin. O col ortasindaki yemyesil bir bahcedir. O bahceye layik bir bahcivan olmak icin her bitkinin surekli bakima ihtiyaci oldugunu unutma.

Kaybetmeyi ahlaksiz bir kazanca tercih et. Ilkinin acisi bir an, otekinin vicdan azabi bir omur boyu surer. Bazi idealler o kadar degerlidir ki, o yolda maglup olman bile zafer sayilir. Bu dunyada birakacagin en buyuk miras durustluktur.

Yillarin gecmesin ofkelenme. Gencligine yakisan seyleri gulumseyerek teslim et gecmisine. Yapamayacagin seylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Ruzgarin yonunu degistiremedigin zaman, yelkenlerini ruzgara gore ayarla. Cunku dunya karsilastigin firtinalarla degil, gemiyi limana getirip getiremediginle ilgilenir. Ara sira isyana yonelecek olsan da hatirla ki evreni yargilamak imkansizdir. Onun icin kavgalarini surdururken bile kendi kendinle baris icinde ol.

Hatirlarmisin dogdugun zamanlari. Sen aglarken herkes sevincle gulusuyordu. Oyle bir omur gecir ki herkes aglasin oldugunde. Sen mutlaka gulumse. Sabirli, sevecen, erdemli ol. Eninde sonunda butun servetin SENSIN. Gormeye calis ki, butun pisligine ve kallesligine ragmen dunya yine de insanoglunun biricik guzel mekanidir.

XSENTIUS M.O. IX. YY.

The Apple Logo

Did you know what the Apple Logo symbolizes? I did not...I came across this in the news and found it very interesting.

"Apple's apple symbol is a tribute to Isaac Newton, and hence to science and innovation. It has been bitten on one side, bringing to mind the computer byte and the sexual frisson of Adam and Eve succumbing to temptation by eating the forbidden fruit in the Garden of Eden. Does everyone get all of that? Probably not. Google's doodles say similar things (minus the sex) but so clearly that more of us notice"

By Alice Rawsthorn, NY Times, "Google's Doodles"

Perşembe, Mart 25, 2010

Goclere ragmen ruhunu yitirmeyen tek kent: Izmir...


Ruhu vardır kentlerin. Ruhu vardır her yerin. Bir insanın ruhu nasıl verdiği son solukla uçarsa, doğduğu yerin ruhu da aldığı ilk soluktadır.
O topraklar üzerinde ve üzerinden, bin yıllardır gelip geçen havaların, suların, uygarlıkların içinden akan insan düşüncelerinin izlerini taşır, her yeni doğanın içine ilk solukla çektiği, ait olunan yerin ruhu.

Ortak bellek de diyebilirsiniz bu ruha. Rüyalarımızda taşıdığımız genetik kimlik de. Ama hem kolay edinilmez, hem de kolay kurtulunmaz ortak bellekten. Bir kentin, bir yörenin ruhunu taşımak için onlarca kuşaktır aynı yerde doğmuş ve yaşamış olmak gerekir ki, kentlerin bugünkü ruhsuzluğu, o kentlerde ruhunu bulamadığı kadar, o kentlere ruhunu veremeyen, çünkü “oralı” olamayan insan göçlerinin eseridir.

Geçmişini unuttuğu için geleceği de belirsiz Türkiye’de, göçlere rağmen ruhunu yitirmeyen tek bir kent kaldı, o da İzmir.

İzmir’in ruhu özgürlüktür. İzmirli’nin hası, bu ruhla doğduğu içindir ki baş eğmez, boyun bükmez, teslim olmaz, kolayına he demez, eyvallahı yoktur. Ruhu özgürlük üflediği içindir ki Doğu Roma’ya başkaldıran Bogomillerden Osmanlı’ya başkaldıran Şeyh Bedrettin yiğitlerine, efeleriyle, çeteleriyle isyancıdır, İzmir...
Dogmaya, tabuya, yasağa, baskıya isyan değilse, nedir ki özgürlük?
İzmir’in ruhu eşitliktir. Özgür oldukları için eşittir İzmir’in kadınları, erkekleri. Eşitlik, onları sabit fikirlerden bağımsız kılar. Bağımsızlık ise uygar ve yaratıcı...

İzmir’den başka hiçbir kent, hiçbir Türkiye yöresi, dünyanın uygarlık güncesine bunca isim katmamıştır:

İlyada ve Odyssea destanlarının yazarı, tarihçi Homeros (İ. Ö. Sekizinci Yüzyıl)

Cep kitapları konseptinin yaratıcısı, yayımcı Henri Filipacchi (1900-1961)

Nobel Ödüllü ozan, Giorgos Seferis (1900-1971)

Milyarder armatör, Aristoteles Onasis (1906-1975)

İngiliz Mini Cooper’ın efsane dizayn mühendisi Sir Alec Issigonis (1906-1988)

Besteci Adnan Saygun (1907-1991)

Rebetika sanatçısı Rita Abatzi

(1914-1969)

Oyuncu ve şarkıcı Dario Moreno

(1921-1968)

Dünyanın üç büyük fotoğraf ajansından SIPA’nın kurucusu Gökşin Sipahioğlu (1926-)

Fransa’nın eski başbakanı Edouard Balladur (1929-)

Düşünür André Tubeuf (1930-)

Tiyatro oyuncusu Magali No¨e l (1932-)

2010 Berlin Altın Ayı ödülünü kazanan Semih Kaplanoğlu...

Hepsi İzmir’de doğan, İzmir’in ruhunu ilk soluklarıyla ciğerlerine dolduran bu kişilere, İzmir’in Türkiye çapında çıkardığı İsmet İnönü gibi devlet adamlarını, Attilâ İlhan gibi sanatçıları, yazarları, gazetecileri eklerseniz, kentin yaratıcı bereketi daha iyi anlaşılır.

Türkiye’nin en büyük kenti olmayan İzmir’den, vasatı aşabilen bu kadar kişilik çıkması kuşkusuz raslantı değil. İzmir, üflediği özgürlük ruhuyla, özgür düşünce üretebilen, dolayısıyla yenilik yaratan insanlar üretiyor. Ama İzmir’in ruhunu da zaten bin yıllardır özgür düşünen insanların ortak belleği oluşturuyor.

Özgürlüğü besleyen ve özgürlükten beslenen İzmir’e özgü bu ruh, aslında “Niçin bazı toplumlardan dünyaca ünlü bir sanatçı, bir yeniliğe imzasını atan, keşif yapan, formül bulan, kısaca insan uygarlığına iz bırakan kimse çıkmıyor?” sorusuna da yanıt olabilir.

Özgürlüğün olmadığı yerde yaratıcılık olamıyor. Düşüncenin bağımsız olmadığı çevrede, yeni bir düşünce üretilemiyor. Yasaklarla çevrili düşünce, durağan kalıplardan taşamıyor, eskimiş ve aşılmışın tekrarını yeniliyor ancak.

Başka bir deyişle, yasak, baskı ve sansürün olduğu çevrede önce düşünce, sonra insanlar tutsak.

Örneğin megapol denilen 15 milyonluk İstanbul’da, hafta sonları İstiklal Caddesi’nin yürünemeyecek kadar yoğun kalabalık olması, özgürlüğün genişliğini değil, daraldığını gösteriyor: Varoşlarda gençliklerini yaşayabilecekleri hiçbir alan kalmayan gençler, hafta sonları o caddeye sıkışıyor! Türkiye’de çevrenin daralmadığı, gelenekçi yasakların pençesine alamadığı, mahalle baskısına yenik düşmeyen tek kale kaldı.

İzmir’in, özgürlüğü için direndiği ölçüde özgünlüğü var. Umarım ve dilerim, dayanır!

Mine Kirikkanat, 24 Mart 2010 Vatan Gazetesi


Pazartesi, Mart 22, 2010

Homeopati ile tanisma...

Amerika'da yillar once adini duydugum bu tip daliyla yollarim Izmir'de kesisti dun. Aslinda adini duymakla kalmayip bayagi bir arastirmistim o donemde. Cok ilgimi cekmisti ve dertlerime deva olacagina inanarak internet uzerinden oturup o zamanki rahatsizliklarimin semptomlarina gore homeopati ilaclari siparis etmistim. Kendim icin siparis etmekle kalmayip ablam ve annem icin de siparis edip, Turkiye'ye tasimistim o ilaclari. Benim aldigim ilaclarin prospektusunde her 5 saatte bir bilmem kac tane alinacagi yaziliydi toplu igne basindan daha kucuk boyuttaki ilaclarin. Hayatimda gordugum en kucuk ilaclardi ve o ilaclar alinirken kahve, cay, bitkisel cay, sogan, sarimsak, nane, her turlu mentollu sey yasakti. Ilaclarla etkilesime gecip etkisini azaltiyormus. Sonralari bu konuyla ilgili daha derin okumaya devam edince bu isin boyle olmayacagini, bunun bir homeopat doktoru gozetiminde yapilmasi gereken uzun bir tedavi yontemi oldugunu anladim. Isyerinde calisan hintli arkadasim beni bu konuda daha da bilgilendirmisti sagolsun. Amerikadaki saglik sigortam bu tip tedaviyi tabi ki karsilamiyordu ve ben de o zamanlar seansi 180 dolar civarinda olan homeopati seanslarini karsilayacak gucte degildim. Ilaclar cope gitti, benim de homeopati maceram basladigi gibi bitti.

Eveeet, yillar sonra, dun, kendimi Turk bir homeopat doktorun karsisinda saatlerce konusurken ve kendimi anlatirken buldum. Bireye ozel bir tedavi yontemi oldugu icin homeopatiniz hakkinizdaki herseyi bilmek istiyor. Herseyi derken buna gunde kac kere tuvalete gittiginiz, nasil yaptiginiz, rengi, kokusu dahi giriyor oyle soyleyeyim. Bu kadar ayrintili anlatmaniz istenince kendinizi ilk seansiniz 2-3 saat arasi suruyor, ki benimki yaklasik 4 saat surdu. 4 saatin sonunda adeta perisan olmustum konusmaktan. Ve basim muthis agrimaya baslamisti. Basagrisi homeopatin ayagimdaki catlak icin verdigi ilacin ortaya cikardigi bir bulgu da olabilirmis tabi. Bugun kendisiyle konustugumda ve kendimdeki degisiklikleri bildirdigimde soyledi.

Simdi sirada homeopatin bir iki gun icerisinde bana ozel hazirlayacagi ilaci icmek var. Kendisi ilac hazir olunca beni arayacak. Ve dedigine gore o bit kadar kucuk tek doz ilac 1 ay sureyle tum dertlerime deva olacak. O ilac yasam enerjimi arttirip, zihne direk etki ederek, yani sorunun kaynagina inerek, fiziksel hastaliklarin aslinda zihinsel nedenli oldugu gercegine dayanarak, vucudumun kendisini iyilestirme mekanizmasini ve gucunu harekete gecirecek. Gorecegiz..Bir ay sonra tekrar yeni bir doz alip yola o sekilde bayagi bir zaman devam edecegiz anlasilan.

Cumartesi, Mart 20, 2010


Ayagim sebebiyle, kitap okumak icin, bu aralar bolca vaktim oluyor. Iyi bir sey tabi bu. Sikayetci degilim. Arkadasimin bana getirdigi iki kitap vardi elimde. Biri Turkan Saylan, digeri Levh-i Mahfuz. Tek ve Tek Basina kitabini bir cirpida bitiriverdim. Ayse Kulin'in muthis bir akicilikla kaleme aldigi bu yasam oykusu beni derinden etkiledi. Turkan Saylan'in insanlik icin verdigi caba, emek, ozveri, mucadele gercekten takdire sayan. Kendimle benzer buldugum yanlari oldu Turkan Saylan'in. Benim de icim insanlara isik tutmak, yardimci olmak, hayatlarini kolaylastirmak arzusuyla dolu. Bir nehir var, coskuyla akmak istedigi yolu ariyor hala. Turkan Saylan kendine bu baglamda cok uygun bir kanal acan doktorluk meslegini secmis. Lise sona gelinceye kadar ben de doktor olmak istiyordum. Sonra o ara ne oldu bilmiyorum, fikirlerim degisti nerdeyse bir gecede. Ve ben kendimi Bogazici Universitesi'nde Uluslararasi Iliskiler okurken buldum. Simdi diyorum ki acaba beni yalvar yakar ikna etmek icin cabalayan sinif arkadasim Pelin'i dinleyip doktorluk meslegini secseydim, bu icimdeki insanlara yardim etme tutkuma akacak mecra bulmus olur muydum? Bunu hic bir zaman bilemeyecegim. Ama bundan sonrasi icin yapacak cok seyim var biliyorum. Turkan Saylan'in hayat hikayesi bana bu baglamda isik tuttu, cesaret verdi. Tesekkurler Turkan Saylan, olumunden sonra dahi yollarimizi aydinlattigin icin...

Çarşamba, Mart 17, 2010

Zoraki ara...

Bu aralar surekli evde oturuyorum. Iki hafta once evde dustum, oyle kosarken ziplarken degil...otururken ayagim uyusmus, kalkarken farkina varmadim. Uyusuk ayagimin uzerine basmamla kendimi yerde bulmam bir oldu. Sonrasi hastane acil servisi, rontgen, bandaj, uc gun sonra yeniden hastane, yeniden rontgen, ancak bu kez dize kadar alci...Sol ayak tarak kemigim catlamis dusme esnasinda. Doktorun dedigine gore 1, 1.5 ay alirmis iyilesmesi...10 gundur alcidayim ve zorunlu olarak evdeyim. Ayagimi yere basmam yasak..Evde kullanmak icin babam walker aldi. Disariya ciktigim nadir zamanlarda da koltuk degnekleri kullaniyorum. Ama cok iyi oldugum ve cok konforlu olduklari soylenemez. En buyuk yardimcilarim cocukluk arkadaslarim. Sagolsunlar gak deyince su, guk deyince yemek seklinde elimi sicak sudan soguk suya sokmuyorlar. Ben de alciyla yasamayi, tek bacak uzerinde dengede durarak ziplamayi ogreniyorum bu donemde. Bu arada annemin ekmis oldugu balkonumdaki sardunyalar ilk ciceklerini actilar bile:) Pembe minik sardunya ciceklerim var simdi. Bahar geliyor, gunesli havalarin artmasindan anliyorum her ne kadar disariya adim atamasam da..Kendi kendime banyo yapmayi, camasir yikamayi ve asmayi, yatagimi ortmeyi basardim. Bugun ilk kez yemek pisirme deneyimi gerceklestirecegim. Dolabimda yabani mantarlar var ve onlari soteleyip aksam yemegi olarak yemegi planliyorum.

Bir ara blogumu da yenilemek istiyorum ama bakalim ne zaman?

Perşembe, Ocak 28, 2010

Iyi'kileriniz Keske'lerinizden cok olsun...alintilar

Yaşamda
Kimseyi yargılamayın
Kendinizi de yargılamayın...
Sadece kendinizin farkına varın.
Eleştirilere üzülmeyin
Onlar degişim için bir firsattır
Onu yakalamaya çalışın
Aynı hatayı bir daha tekrarlamayın
Kendinize ve insanlara GÜLÜMSEYİN.
İnsanlar hata yapmadan tecrube sahibi olamazlar önemli olan, her olaydan ders çıkartmak...
Ve ne kendinizi ne de başkalarını yıkıcı bir şekilde eleştirmeyin.
Eger bir insanı insafsızca eleştirdiginizi fark ederseniz...

Telafi edin ondan özür dileyin..
Bir daha kimseyi ne eleştirin ne de yargılayın...
Çünkü...

Bunlar...
Negatif enerjilerdir...
Ve size pozitif olarak dönmez...
Bunu unutmayın...

Bir gülüş kadar içten
Bir gülüş kadar gerçeğiz
Kim olduğumuz, ne olduğumuz önemli değil
Kendimizi ifade edebildigimiz yerdeyiz
Sevildiğimiz kadar değil
Sevebildiğimiz kadar değerliyiz!


Teşekkürler...
Hayatıma giren her ınsan için şükürler olsun..
Olumlu, olumsuz bana hayatıma zenginlikler katıyor...
Güzel insan sanada şükürler olsun...
Günlerin keyifli, yıldızın bol olsun


Pazartesi, Ocak 25, 2010

ABD'nin en iyi lokantasi

Geçen hafta kısaca bahsettiğim Alice Waters, ABD restoran sektöründe post-modern devrimi başlatan kişidir. Onun lokantası Chez Panisse de bence ülkesinin en iyi lokantasıdır

Kaliforniya Berkeley yıllarımda en büyük eğlencelerimden biriydi. Bu zevk şimdi de, ailevi bağlantılardan dolayı bu bölgeye geldiğimde devam ediyor.
Tam 30 gün önce Chez Panisse lokantasına üç rezervasyon yaparım: Pazartesi, cuma ve cumartesi.
Niye mi 30 gün? Çünkü daha önce kabul etmezler. Gideceğiniz tarihten
29 gün önce ararsanız da yer kalmaz.
En iyi ihtimalle yedek listeye girersiniz.
Niye mi pazartesi? Çünkü o gün mönü fiyatı daha ucuzdur: 60 dolar. Diğer günler ise 85-95 dolar arası.
Naçizane fikrime göre Amerika’nın en iyi lokantasıdır burası. Dünyanın en özel lokantalarından biri için, şarap hariç her şey dahil olan bu fiyat makul.
Dikkat edin, “mönü” dedim.
Evet. Seçenek yoktur Chez Panisse lokantasında. Herkese aynı mönü sunulur.
Bu restoranda hormonlu et, yetiştirme balık verilmez
İki katlı bir yer burası. Yukarı katı Cafe Chez Panisse’dir. Burada seçim vardır. Her zaman iki çeşit pizza, bir-iki hamur işi, çeşitli salatalar, 4-5 de balık ve et bulunur. Buraya da bir ay önceden rezervasyon yapmak gerekir.
Cafe Chez Panisse de harika bir yerdir ama tabii “Chez Panisse’de yedim” demek için aşağıda yemek gerekir.
“En büyük eğlencelerimdendi” demiştim. Sadece orada yemek yemekten bahsetmedim.
Chez Panisse’de bir sonraki haftanın mönüsü bir önceki hafta sonu, cuma akşamı ya da cumartesi belli olur.
Diyelim 25 Ocak Pazartesi, 29 Ocak Cuma, 30 Ocak Cumartesi rezervasyonunuz var.
22 Ocak akşamı ya da 23’ü sabahı mönü belli olur. İnternet sitelerinde ilan edilir. Lokantada da kopyası bulunur. Telefon ederseniz de öğrenirsiniz.
En büyük eğlencelerimden biri, enfes bir kitap okur gibi (mesela bugünlerde olağanüstü bir kalemi olan Kemal Suman abinin “Bitmeyen Mektep” yani Sultani anılarını okuyor ve gençliğimi yeniden yaşıyorum), nefesimi tutarak bu mönüleri okumaktır.
Cuma ve cumartesi arasından bir tercih yapar ve hemen tercih ettiğim günü söyler, diğerini iptal ederim. 100 kişilik bir bekleme listesi olduğu için bunun bir mahzuru yoktur.
Kendisi ne der bilmem, bence Amerikan mutfağının Che’si
Mönüyü okurken bazı beklentilerim vardır. Örneğin, diyelim ki ilkbahar ayları. Dua ederim ki benim rezerve ettiğim günlerden birinde mönüde “Dal Porto ranch shoulder of lamb”, “James Ranch leg of lamb”, “Chino Ranch vegetables” gibi bir şey yazsın.
Burada önemli olan kuzu (lamb) ya da sebze (vegetables) olmasından çok bunların geldiği çiftlikler (ranch).
Chez Panisse lokantası üreticilerle uzun süreli ve karşılıklı güvene dayanan ilişkiler kurmuştur. Buranın sahibi Alice Waters’in tarım, ekoloji, hayvan yetiştirme konusunda son derece sağlam ilkeleri vardır. Bu ilkelere uyan üreticiler ile çalışır ve onlara hakkını verir. Bu yüzden mevsimsel değil, “haftasal” olarak taze ve olgunlaşmış, hasat edilme zamanı gelmiş ne varsa Chez Panisse’de önünüze o gelir. Bu lokantada hormonlu et ya da yetiştirme balık ya da dalından erken koparılmış meyve yemek mümkün değildir.
O yüzden seçenek az ama özdür.
Alice Waters, Amerikan gastronomi tarihinin şüphesiz en önemli ismi.
Geçen hafta bu minyon yapılı, orta yaşlı hanımın sosyal projelerini, Berkeley’deki ortaokul ve liselerde öncülüğünü yaptığı sebze-meyve bahçelerini, sponsorluğunu yaptığı okul mutfaklarını ve Prens Charles gibi aynı ilkeleri benimseyen ünlülerin bu okullara ziyaretlerini anlatmıştım.
Alice Waters aynı zamanda Amerikan “slow food” hareketinin öncüsü. Ama yaptığı bu işleri basına yansıtmıyor. Sitesinde ilanını bile yapmıyor.
Kendini nasıl görür bilmem ama Amerikan mutfağının Che Guevara’sı Alice Waters.
Geçen hafta anlattığım gibi mutfakta post-modernist devrimi başlatmış.
O ana kadar Kaliforniya’da geçerli olan, lokantalara malzeme tedariği zincirini tamamen kırmış ve yerine yenisini kurmuş.
Küçük üreticiler, ekolojik tarım yapan çiftlikler, balıkların kökünü kurutmadan, yumurtalarını tarumar etmeden balık tutanlar, doğal hayvancılık yapanlar, en büyük dost ve yandaşları. Elbetti ki agro-business denen çokuluslu, tarım ürünlerini işleyen ve genetik yapısını değiştiren büyük şirketler de karşısında.
Chez Panisse’de inanılmaz güzel yiyorsunuz.
Büyük zevk veren sadece yemek değil ama.
Alice Waters inanılmaz ilişkiler kurmuş lokanta çalışanları ile.
Yanında çalışanlar genellikle çok değişmiyor. Kolektif bir sistem kurulmuş. Lokantada çalışma süreniz uzadıkça ona göre mükafatlar da artıyor. Burada çalışanlara dışarıdan inanılmaz teklifler geliyor ama genellikle gitmiyorlar. Gitseler de Alice Waters onlar için özel partiler düzenliyor ve kapıyı açık bırakıyor.
Bir açıdan bakılırsa ülkesinin en zengin insanlarından biri
Bu ekolden yetişenler şimdi sadece Kaliforniya’nın diğer lokantalarında değil, Amerika’nın her yerinde.
Eğer bir insanın zenginliği parası ile ölçülürse herhalde Alice Waters hali vakti yerinde biri. French Laundry sahibi Thomas Keller’a göre fakir.
Ama zenginlik başkalarını etkileme ve o zamana kadar süregelen alışkanlık ve ilişkileri kökten değiştirme olarak ölçülürse Alice Waters ABD’nin en zengin insanlarından biri.
Ne diyebilir ki insan? Darısı herkesin başına!
24 Ocak 2010, Milliyet Pazar, Vedat Milor