Perşembe, Mart 27, 2008

Omrumuzun bir bahari daha gelmek uzere...

Washington DC'de bahar eli kulaginda. Kis inatla direniyor yine de. Agaclar obek obek ciceklenmeye basladi yagmur ve ruzgara ragmen. Cherry Blossom festivali 2 gun sonra basliyor. Washington DC'nin en unlu ve en cok turist ceken festivali! Ama ayni zamanda en guzeli, en renklisi, en ruhu tazeleyeni, gozleri oksayani...Tidal Basin denen DC'nin iki buyuk anitinin (Thomas Jefferson ve Lincoln) oldugu nehir kenari inanilmaz guzel renklere, kokulara burunuyor bu mevsimde. Akin akin insan gelip geciyor nehrin kenarindan, baslari, yuzleri, elleri kiraz ciceklerinin arasina karismis (tabi koparmak ve cicekleri incitmenin bir cezasi var bu ulkede, hele de o cicekler baharin mujdecileri, narin, cabucak acip cabucak soluveren, dalindan cabucacik dusuveren, 20.yuzyil baslari taaa Japonya'dan Amerikaya hediye olarak gonderilmis fidelerin torunlariysa). Insanlar saygili, dogaya sadece bakmak ve kendi iclerinde sindirerek yasamayi biliyorlar ne de olsa. Hoyratca davranmalarina gerek yok, davranmiyorlar da zaten. Bakmak, koklamak, icinde olmak, resim cekmek yeterli onlar icin. Gozler, yuzler, eller ciceklere degiyor ama sadece degmekle kaliyor.

Yine bir bahar, yine umutlar, yine cosku var icimde. Seviyorum bahari ben. Bahar'da dogdugum icin sanirim. En sevdigim mevsim. Tidal Basin'de ne cok anilarim var. Hayatimdan gelip gecen kalbime dokunmus her insanla bir anim var bu kiraz ciceklerinin actigi yerde. Gecen gun aklima geldi ve animsamaya calistim: her sevdigim'le orada, ayni mevsimde, ayni kiraz ciceklerine baktigimi, benzer duygulari yasadigimi farkettfim. Ilginc geldi bana. Kalbimin deli gibi carptigi, ellerimin icinin terledigi, mutluluktan gozlerimin kamastigi gibi, huzunlerle icimin sikistigi, nefesimin daraldigi, gozyaslarimin sessizce aktigi ve kararsizligin verdigi bocalamalari yasadigim zamanlar da oldu kiraz ciceklerinin arasinda, ayni yerde, ayni zamanda...Ilginctir, yine ayni duygularla, ayni zamanda kalbime kalbini koymus, ruhuma ruhunu sarmis biriyle beraberim. Duygularimin yonunu ise su an kestiremiyorum. Sadece yasiyorum, yasiyorum, nefes aliyorum ve bekliyorum.

Cuma, Mart 21, 2008

What do Americans love?

I've lived in America long enough to observe the people and their life styles. Here is my list:

Americans love:
  1. their coffee, especially if it is Starbucks, of course!
  2. flip flops or thongs or any type of flat, backless rubber sandals and love to wear them anywhere/anytime (even to work!)
  3. their humangous chain stores, especially BestBuy, Target and Walmart as retail outlets and T.G.I Friday's, Ruby Tuesday, Olive Garden, Cracker Barrel as restaurant chains
  4. greasy, double fried fast/junk food, don't make me list please:-)
  5. these 4 words:"Excuse me" and "I'm sorry"
  6. recycling
  7. credit cards
  8. Superbowl and baseball
  9. buttered popcorn+movie combos
  10. their drive-throughs
  11. internet and especially internet shopping
  12. spending, spending, spending...
  13. eating, eating, eating...
  14. huuuu...ge restaurant portions that you won't even believe
  15. exercising, especially Running (of course, they are obsessed with their running shoes)
  16. their pets (mostly cats and dogs) and pet shops
  17. ipods and all types of MP3s
  18. baggy, loose fitting clothes
  19. short hair (for women)
  20. shaving (I am talking about women again) and shaving creams
  21. sunday papers
  22. bagel and cream cheese
  23. their comfort foods: peanut butter and jelly or PBJ, meatloaf, mac and cheese, fried chicken, tuna cassarole, apple pie, chicken soup, baked beans, chicken pot pie, hot dogs, mashed patatoes, chili, banana pudding and some more

Perşembe, Mart 20, 2008

Bugun ablamin bana gonderdigi mesaj!!!

"Elini tutan ama kalbine dokunan gercek dosttur. Nadiren sahip olduklarimizi ama daima kacirdigimiz seyleri dusunuruz. Bitmis oldugu icin aglama, oldugu icin gul. Ne kadar detayli planlarsan kader sana daha sert vurur. Olan, bir sebepten dolayi olur. Caba gosterme cunku en iyi seyler en az bekledigin zaman gerceklesir.

Belki de Allah hayat yolunda senin cok degisik insanlarla tanismani ister ki dogru olanlari buldugun zaman takdir edip minnet duyabilesin. Ask iki insanin birbirine bakmasini degil birlikte ayni yone bakmasini gerektirir. Hayat ciziyor silgi olmadan!!!!!

Bu mail'i sana attim mi bilmiyorum ama cok hosuma gitti. Seni seviyorum askim, ablan."

Cumartesi, Mart 15, 2008

Turkiye muz cumhuriyeti midir?

Sok! Sok! Sok! Herkes gibi ben de inanamiyorum. Aklim tutuldu, AN-LA-YA-MI-YO-RUM.

Nasil olur da secimlerle basa gelmis, 6 yildir ulke yonetimini devr'almis, parlamentoda milletvekillerinin coguna sahip, icerisinden Cumhurbaskani bile cikarmis bir parti kapatilabilir? Nasil olur da Yargi siyasi bir karar alabilir? Nasil olur da bir ulkenin insanlarinin yuzde ellisinin istedigi kadrolar ve kisiler siyasetten yasaklanmak istenebilir? Bu mudur demokrasi? O zaman tum partiler kapatilsin, hatta meclis de kapatilsin, sadece CHP'li tek parti donemi olsun, insanlar konusmasin, fikir belirtmesin, velayet etmesin, ara sira sesleri cikanlar hemen kafalarina balyoz yesin, akillar tutulsun, beyinler buzlu kalsin, biz de ne guzel bir demokrasimiz var, hersey ne uyumlu, laiklik guvencede, yasasin cumhuriyet diyerek ve her gece yatmadan once andlarimizi icerek hayatlarimiza devam edelim. Ne ala Memleket!!!

Çarşamba, Mart 05, 2008

Buzlanmis zihinlerimizi cozmenin vakti geldi de geciyooooooor....

Daha once de blogumda bahsetmistim. K ile yaptigimiz en son ziyaretimizde Turkiye'deki tarihsel kalintilarin icler acisi goruntusune bizzat taniklik etmis ve cok uzulmustuk. Bakimsizliktan, ihmalden, cahillikten, deger bilmemekten, hoyratliktan, bilgisizlikten, bilincsizlikten, savurganliktan, vurdum duymazliktan, adini ne koyarsaniz koyun, tarihi mirasimiz yavas yavas adeta sular altina gomuluyor, bilincimizin sulari altina. Ustelik gomulmekle de kalmayip yok oluyor, hem de gozlerimizin Tam onunde. Yakinda Atlantis gibi, bu topraklardan gelmis gecmis binlerce yillik Anadolu ve Imparatorluklar kulturu de bir 'efsane' olacak, yasanmisliklarin kanitlari olan kiliselerin, camilerin, sinegoglarin, yerlesim birimlerinin, kisacasi tum kalintilarin silinip gittigi ve bir sure sonra kacinilmaz olarak sadece 'esrarengiz uygarliklar' olarak hafizalarda ve tarih sayfalarinda yerini aldigi...

Hepimize bir kez daha Ibret-i Alem olsun, tabi eger anlama kapasitemiz varsa!!!!

MANASTIR TEHLİKE ALTINDA: Sümela Manastırı'nın üzerinde bulunan kaya kütlesinde oluşan ve giderek artma ihtimali bulunan çatlaklar ve kopmalar ciddi problemler yaratabilir. Bu nedenle kapsamlı bir proje hazırlanmalı ve sağlamlaştırma çalışması yapılmalı.
Sümela Manastırı'nda 20 yıldan beri 'Restorasyon yapıyoruz' diye 'yanlış' yapıldığı ortaya çıktı. Kültür Bakanlığı Danışma Heyeti projenin durdurulmasını ve hemen yeni bir proje hazırlanmasını istedi. Heyet, manastırın üzerindeki kayalarda hızla büyüyen çatlaklara karşı da önlem istedi.

Cesetler: Bu muyuz biz?

Ermeni kalmadığı için oralarda, kendi kendinize Ermeni oluyorsunuz, Türk oluyorsunuz, gerekirse muhtemelen Kızılderili, kovboy filan da oluyorsunuz. Bu sizin oyununuz kaymakam Bey, ne Ermenilerle ilgisi var ne “kurtulmakla”. Battıkça batıyorsunuz.

Salı, Mart 04, 2008

Degisim Kacinilmaz

Degisim Kacinilmaz

Ergun Babahan, 5 Mart 2008

Türkiye'nin dağdaki gençleri indirmek için Türk Ceza Kanunu'nun 221'inci maddesinden bir adım öteye gitme niyeti olmadığı ortaya çıktı.
Bölgeye yönelik yayın yapan Kürtçe televizyon kanalı projesi de askıya alınırsa şaşmamak lazım.
Bunlar Ankara'ya yönelik eleştiriler.
Ancak bununla yetinmemek lazım.
Çünkü ortada bir şiddet var ve bunun ana sorumlusu PKK.
Bu noktada hem DTP'ye, hem de Kürt kökenli aydınlara büyük görev düşüyor.
Terör sona ermeden bölgeye yönelik geniş kapsamlı bir adım atılmasıçokmümkün görülmüyor.
Türkiye'de demokratik açılımların karşısında her halükarda kaya gibi dimdik duran bir cephe var zaten.
Vakıflar Yasası'ndan, 301'inci maddeye kadar her türlü değişime karşı bu grup.
Sadece ona değil, yabancı sermayeye de karşı, özgürlüklerin genişletilmesine de.
Onlara kalsa Türkiye'de zamanı dondurmak hatta geri çevirmek gerekiyor.
Bütün çıkışları, bir şeylerin değişmesini engellemek üzerine kurulu.
Kürt açılımına karşılar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak'tan dönmesinedekarşılar, üniversitede giyimkuşam özgürlüğüne de karşılar.
Ortak tavırları karşı olmak.
Oysa Türkiye değişiyor. Cumhuriyet'in temel ilkelerine dokunmadan budeğişimeayak uydurmak kaçınılmaz.
Amerika'da siyahi bir adayın başkan olma ihtimali var.
50 yıl önce siyahlar beyazlarla aynı otobüse binemiyorlardı.
Siyahların bu haklarına kavuşması uğruna verilen mücadelede çok sayıda beyaz da canından oldu.
Mississipi Burning filmini anımsamanız yeter.
Yani her ülke çağın gerçeklerine uygun bir süreçten geçiyor ve değişimin hızı karşısında durmak mümkün değil.
Çok kızdığınız, kafa tuttuğunuz Amerika'nın uydu teknolojisi olmadanKuzeyIrak'taki terör kamplarına harekat düzenlemeniz mümkün değildi mesela.
Kuzey Irak "BBG Evi"ne döndüyse, Amerikan uyduları sayesinde oldu.
Kullandığınız teknoloji ödünç bile olsa, o teknolojiye uygun bir hukuk düzeni yaratmak zorundasınız.
Ya Saddam'ın Irak'ı gibi olacaksınız ki, Türkiye'nin ulaştığı seviye bunuolanaksızkılıyor ya da küresel düzenin kurallarını kabul edip hukukunüstünlüğünü kabuleden bir sistem yaratacaksınız.
Genelkurmay Başkanı bu düzenin dışa vurumlarından rahatsız olabilir amabudeğişimin kaçınılmaz olduğu gerçeğini değiştirmez.

Pazartesi, Mart 03, 2008

Kucukler ve korkanlar izlemesin. Bu bir Uyaridir!

Rahmetli babaannem, dile kolay aramizdan goceli 5 sene oldu, babam daha genc yaslardayken gecirdigi bir rahatsizlik sonucu tikanan bacak damarlarini (baldir bolgesinde) suluk diye tabir ettigimiz, o zamanlar icin bana cok korkutucu ve tiksindirici gorunen, asagidaki linkte goreceginiz, kiminizin belki de yeni tanisacagi bu minik hayvanlarla acardi. O zamanlarda, sulukler, semt pazarlarinda, kullanilmis cam raki siselerde, yilin belli mevsimleri satilirdi (yanilmiyorsam yaz aylari). Babaannem usenmez, iste mevsimin tam o vakitleri, bir gun ciktigi halk pazarindan, ellerinde sebze ve meyve dolu posetlerin yaninda, iki yahut uc sise de 'suluk' ile gelirdi. Suluklerin eve gelmesini takiben, kisa bir zaman icerisinde, bu sulukler babamin bacaklarina 'tutulur,' onlar kan emme gorevlerini buyuk bir istahla yerine getirirken, ablam ve ben de korkarak sulukleri ve onlarin sismesini izler, arasira babama caninin aciyip acimadigini sorar, kahraman babamdan da her defasinda 'yok acimiyor kizlarim' yanitini alirdik. Babaannem arasira suluklerin pozisyonunu yoklar, dogru noktalarda olup olmadiklarini tespit etmeye calisir, bizlere de arada bir bakarak: "Yavrularim suluk cok sifali hayvandir, korkulacak bir sey yok" derdi. Babaannem sadece suluk tutmakla kalmaz rahmetli ayrica 'kupa yakmak' denen yontemi de uygulardi, annem ve babam cok siddetli grip olup atesten yataklara dustuklerinde. Belki bizlere bile uygulamis olabilirler, su an hic hatirlamiyorum. Hafizam bende kotu etki birakan anilari ayikliyor bir sekilde sanirim. Bu kupa yakma yontemi de, yine asagidaki linke tikladiginizda goreceginiz gibi, cok sadist bir uygulama gibi gorunse de, ic organlari temizliyor derdi babannem, ozellikle de cigerleri. O Zaman'in 'kocakari' diye tanimlanan, bizzat benim de sahit oldugum bu yontemler, simdilerde 'alternatif tip' adi altinda yeniden saglik alaninda rol oynamaya ve her gecen gun daha da cok insanin ragbet ettigi araclar olmaya basladi. Benim 'ighh.., ne ise yarar ki bunlar, ne kadar cagdisi' diye burun kivirdigim kocakari usulleri megerse hakikaten ise yariyormus da bunu ogrenmem icin bunca yil gecmesi, tip biliminin bu kadar ilerlemesine ragmen hala pek cok konuda yetersiz kalmasi ve bu yetersizlik karsisinda, gunumuzde insanlarin 'dogal' ve 'geleneksel' diye tanimlanan yuzlerce hatta binlerce yillik 'ananevi' yontemlere yeniden basvurmasi, globallesme ve teknolojik devrim sayesinde dunyanin bir ucundan diger ucuna artik hemen her ulke ve cografya hakkinda bilgi sahibi olurken aslinda farkli dil, toprak ve tarihler icinde yasamamiza ragmen ne cok benzer gelenek ve goreneklerimizin oldugunu da gormem(miz) gerekiyormus.

Iste bu klipte, Avrupali unlu seyyah Michael Palin, Baltik Cumhuriyetleri gezisi sirasinda ugradigi Estonya'daki bir klinikte kendisini, babaannemin seneler once gerceklestirdigi hem suluk hem de 'kupa yakma' tedavisini uygulayan sifaci bir kadinin ellerine hic cekinmeden teslim ediyor. Bu programi izlerken gozlerime inanamadim cunku ilk defa baska bir ulkede, hem de bize cok uzak bir yerde, bu usullerin yasal olarak bir klinikte uygulandigini goruyordum (daha once de Uzakdogu'daki doktorlarin hastalarina kupa yaktigini gormustum, sanirim A. Bourdain'in gezilerinden biriydi). Biraz bu konuyu gugil yaptigimda, gordum ki, megerse bu teknik taaa Osmanli Imparatorlugu doneminde, ondan sonra da eski Turk dishekimligi tarihinde basvurulan bir tedavi yontemi olmus, yani sadece halk kulturunde kalmayip tip literaturune de girmis:

" Cerrah Mesud'un Hulasa eserinde kanayan disetleri için sülük tutmak tavsiye edilir. Daha ziyade kan emici özelligi ile salyasindaki antikoagülan fermentten yararlanilan sülük eski tipta birçok hastaligin tedavisi için kullanilirdi." Bakiniz

Acaba ben isi gucu birakip ABD'de boyle bir klinik mi acsam? Ne de olsa asinaligim var:-)

ps. Link acildiginda klibin uzerine farenizle iki kez tiklarsaniz buyuk ekran seyredebilirsiniz.

Engin Ardic "Sibel Kekilli hakli..."

...............................................

Hani şu "1980 yılında Türkiye'de darbe mi olmuş" diye soran kız canım... Yaşı otuz yok daha...
"Herkes kendi namusuna baksın" demişti hani...
Şimdi de "Türkler eleştiriye açık değil" demiş.
"Ulusal gururu zedeleyici filmler" karşısında Türk seyircisinin tepkisinden söz ediyor.
Haklıdır. Türkler eleştiriye açık değildirler.
Bizde, içinde Adnan Menderes'in, Deniz Gezmiş'in geçtiği televizyon dizisi ancak kırk yıl sonra yapılır, ortalık mayna olduktan, bu konular artık "zararsız" sayıldıktan sonra.
Komünizm ortadan kalkınca Türkiye'de komünizm serbest olmadı mı?
Anthony Quinn de, "Geceyarısı Ekspresi" filmi üzerine, "bu türçalışmalarıdüşmanlarınıza bırakmak yerine kendiniz yapmalısınız, kendihatalarınızıkendiniz eleştirmelisiniz" demişti, bilmem hatırlar mısınız?
Biz gerçekleri sevmeyiz.
Toplum olarak "geçmişiyle hesaplaşmak", birey olarak da "kendikendisiylehesaplaşmak" kavramı bizim topraklara uğramamıştır.
Biz öğrenmeyi de sevmeyiz.
Yanlışlarımızdan ders almayız, çünkü biz hiç yanlış yapmayız. Devletimiz de ne eylerse güzel eyler.
Biz tartışmayı da bilmeyiz, "fikir açıklamaktan" da korkarız.
İşte bakınız, yirmi beşinci Kuzey Irak harekâtı sürerken hemen herkes "askeriçözümyetmez, siyasi çözüm gerekir" diye eveleyip geveliyor ama hiç kimse o çözümün kendince ne olduğunu söyleyemiyor.
Çünkü adamı kabak gibi oyarlar!
Biz ya gol kaçırmayı ya da topu taca atmayı severiz.
Çünkü "şerefli yenilgiler" pek hoşumuza gider. Kırmızı kart göreceğimizi bile bile tekme atmak gibi...
Biz "icat çıkarmaktan" da hoşlanmayız. Tarih boyunca hiçbirimizin icat ettiği hiçbir şey yoktur.
Yıkılmış bir imparatorluğun bir türlü yeni düzen tutturamamış çocukları, büyüklük kompleksiyle aşağılık kompleksi arasında sarkaç gibi gider gelirler... Geri kalmayı onurlarına yediremeyince de geriliğe sarılıp onun felsefesini üretmeye koyulurlar.
Çünkü ya "kahpe düşman hainlik eder" bize, ya da kale kapısına dayanır, "atanahtarı"
İç ve dış düşmanlarımız vardır: Dış düşman bizden başka herkes, iç düşman da kendi kendimiz.
Öldürmeyi severiz. Eskisi gibi yabancıları öldüremez duruma düşünce de birbirimizi öldürürüz.
Ve de hep "milli birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla ihtiyaçduyduğumuzgünler" yaşarız...
Nalıncı keseri gibi her şeyi kendimize yontarız, keser elimizi kesince de bozuluruz...
Uzak Asya'dan "dörtnala" gelip Akdeniz'e bir "kısrak" başı gibi uzanırız biz.
Fakat Avrupa Birliği'ne beygirle almıyorlar, uçağa bineceksin. diye sesleniriz!

Pazar, Mart 02, 2008

The Other Boleyn Girl

Dun seyrettik. Guzel bir film. Ben zaten oldum olasi tarihi filmleri sevmisimdir. Bu film de tarihi gerceklere dayaniyor. Satafatli, gizemli, tehlikeli satolarda, saraylarda geciyor. Zaman 16. yuzyil. Ingiltere Krali malum uckuruna duskun, libidosu yuksek bir adam. Eric Bana oynuyor. Insan filmde kendini adamin uzerine atmamak icin zor tutuyor valla kendini:) Kral o donemde Ispanyali Catherine ile evli ama maalesef erkek evlatlari bir turlu olamiyor. Malum, Ingiltere tahti icin bir erkek varis gerekiyor. Iste tam bu sirada Boleyn kardesler sahneye giriyor, Anne, Mary ve kardesleri George. Kardeslerden kucuk olani , Mary - Scarlett Johanson oynuyor - evli olmasina ragmen, babasi ve amcasi tarafindan kralin koynuna girmesi ve erkek bir evlat dogurmasi icin saraya gonderiliyor. Kadinlarin o donemde Ingiltere'de hic bir soz hakki olmadigini goruyoruz erkekler karsisinda. Film daha sonra diger iki kiz kardes Anne ve Mary arasinda gecen cekismelerin, hirs, entrika ve kiskancliklarin bir imparatorlugun kaderini nasil degistirdigini cok guzel bir sekilde isliyor. Insan iliskilerinin, egosunun ve gudulerinin nasil tarihin akisini etkiledigini goruyoruz. Insan kendini bizim Osmanli hareminde neler yasandi, haremdeki ic dengeler ve sultanlarin 'gozde' secimleri Osmanli Imparatorlugunun kaderini nasil etkiledi diye merak etmekten alamiyor.