Pazar, Eylül 30, 2007

Hillary ve Iftar

Haftasonu renkli ve yorucu gecti. Cuma gunu ogleden sonra isyerinden bir arkadasimla arabaya atlayip New York'a gittik. Tayyip Erdogan ve Hillary Clinton'in konusmaci oldugu yemege davet almistik ve NYC'de olmasina ragmen usenmeyip gitmeye, Hillary'nin yeni Turk Kultur Merkezi'nin iftarli acilisinda konusmasini dinleyebilmek icin 500 kusur mil yol katetmeye karar vermistik bir kez. Cuma trafik cok yogun oldugu icin gitmemiz 6.5 saati aldi ve biz yarim saat rotarli gitmemize ragmen salondaki konuklar masalarda hala yerini almamisti bile. NYC'ye varir varmaz, cok geciktigimiz icin, arkadasimin arkadasinin Brooklyn'deki evine haliyle gidemedik ve planlari degistirerek direk Manhattan trafigine daldik. Yemegin verildigi Waldorf Astoria oteline yakin bir sokakta mucizevi bir sekilde arabayi bedava! parkedip, yine yakin bir otelin tuvaletinde uzerimizi degistirdik. Asiri uzun suren bir araba yolculugunun ardindan zaten oldukca perisan gozukuyorduk ama ona ragmen biraz makyaj biraz kiyafet rotusuyla elimizi yuzumuzu toparlayip hemen otele gittik. Bir de ne gorelim! Yemek salonunun disinda tam bir kaos yasaniyordu. Insanlar isim kartlarini almak icin birbirlerinin neredeyse uzerine cikmak uzereydiler. Oyle bir guruh halinde yigilmislardi ki masalara, o masalarda oturan ve acilen oksijen destegi almazlarsa bogulup oracikta can verecekmis gibi gozuken gorevlilere cok acidim. Ya arkadasim ya da ben cesaretimizi toplayip o kalabaliga bir yerden girmek ve yaka kartlarimizi almak zorundaydik. Zaten cok gec kalmistik. Arkadasim Amerikali oldugu icin tabi ki bu gorev bir Turk olarak bana dustu. Bogazici'nde derslere kayit olurken, otobuse binerken, inerken, vapur yolcuklarinda, banka kuyruklarinda boyle izdihamlara alisik oldugumdan cesaretimi topladim ve 'bari Amerika'da, seckin, kalburustu bir davetliler grubunun oldugu boyle bir ortamda daha duzgun davranamazmiydik' diye homurdanarak kendimi o guruhun icine attim. Sonrasini hatirlamiyorum. Bir sekilde yaka kartlarimizi almayi, yemek yenilen salona gecebilmeyi, isimlerimizin oldugu masamizi bulabilmeyi basarmistik.

Hillary'nin konusmasi toplam 15 dakika surdu, ancak kendisi Basbakanin konusmasi bitinceye kadar bekledi ve sonra salonu terketti. Acikcasi ben cok daha degisik ve icerikli bir konusma bekliyordum ama klise sozlerden ve tesekkurlerden ileri gitmedi maalesef. Basbakan'in konusmasi da gayet yavandi diyebilirim. Yemekler bence oldukca kotuydu. Boylesine buyuk ve masraf kacinilmadan yapilmis bir organizasyonun yemek servisi cok daha iyi olabilirdi. Bastaki soguk meze tabagi ve yemegin sonundaki baklava servisi disinda, Turk yemek kulturunun zenginligini temsil edecek tarzda bir servis olmadi. Benim icin bu davetin en guzel yani Omer Faruk Tekbilek'i ilk kez dinleme firsatimin olmasiydi. O ve ekibi cok guzel kisa bir konser verdiler. Sonra Brooklyn Belediye Baskani, Turklere ve Turkiye'ye asiri ovguler yagan, benim cok komik ve yapay buldugum bir konusma yapti. "Dunyada iki tip insan vardir: Turkler ve Turk olmaya calisanlar" dedikten, cebinden cikardigi nazar boncugunu, takim elbisesinin Sarar markasini Turk gibi oldugunun kanitlari olarak takdim ettikten sonra, elindeki ses kayit cihazindan da Fenerbahce takiminin muzigini dinleterek ve Ne Mutlu Turkum diyerek salondan ayrildi. Konusmalar baymaya baslayinca ve oturdugumuz masada da bon bon yuzlerimize bakip birbirimizi gormemezlikten gelme oyunundan sikilinca (tek kiz bizdik ve masada oturan erkekler[hepsi Turk'tu], yemek boyunca, bizle tek bir kelime bile etmediler, yanimda oturan bey disinda, o da yemegin sonuna dogru. Sonradan arkadasim ve ben Turk erkeklerinin yabanci erkeklere kiyasla, karsi cinsle iletisim ozurlu olduklarina karar verdik) yemegi terk ettik. Manhattan'dan Brooklyn'e giderken yolda kaybolduk ve 2 saat sonra arkadasimizin evine varabildik. Ertesi gun guzel bir brunch'tan sonra yine yollara dustuk. Mor ve Otesi'ni dinleyerek ve sarkilar soylerek DC'ye geldik, hem de 3.5 saatte.

Cumartesi, Eylül 29, 2007

Ayse Arman'in bu pazar Nuray Mert ile yaptigi roportaji hepimiz okumaliyiz. Serif Mardin'in soylediklerinin gunlerce cimbizlanmasi, tiftiklenip 'ise' yarar kisimlarinin alinmasi gibi umarim Nuray Mert'in soyledikleri de bir taraflara cekilmeden oldugu gibi anlasilir. Cok guzel bir roportaj olmus. Bu arada N. Mert'in hikayesi bana su anda cok sevdigim bir arkadasimin hayatiyla aralarinda ne kadar benzerlikler oldugunu animsatti. Ikisi de Karadenizli ama aileler Istanbul'a yerlesmisler, ikisi de tuccar ve kalabalik ailelerden geliyor, ikisi de gayet iyi okullarda egitim aliyor ve ikisi de doktorali, en onemlisi ikisi de kucuk yaslardan itibaren asiri derecede siyasete ilgi duyuyor ve ikisi de sonradan suslenip puslenmeye ve bakimli olmaya basliyor, ayrica kucuk ama onemli bir benzerlik daha var ki o da ikisinin de burnundan sikayetci olmasi:-) O kim oldugunu cok iyi biliyor. Canim arkadasim, seni bir akademisyenden ziyade ileride kendi sohbetlerimizde cok elestirdigimiz politikalarin degismesine katkisi olan bir politikaci olarak goruruz insallah.
Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir. Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir. Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya... O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu. Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi. Hilafet vardı burada. Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı. Ne oldu peki? Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı? Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı? Yooo...

Osmanlı ordusunun siper savaşında çok iyi olduğu söylenir.

Asker bir kere sipere yerleştikten sonra onu oradan çıkartıp atmak düşmanın kolayca becerebileceği bir iş değildir.

Karşısında kimin olduğunu, ne olduğunu bildiği zaman asker korkmadan direnir.

Ama bir belirsizlik olmaya görsün...

O zaman olabilecekleri kimse kestiremez.

Askerlik tarihinin en büyük facialarından biri olan Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu siperlere yerleşmişti.

Karşısındaki ordudan daha kalabalıktı.

Düşman kuvvetlerinin onu oradan kımıldatması da pek mümkün görünmüyordu.

Ama bir gece, Osmanlı kuvvetlerinin bir birliği kimseye haber vermeden hücuma geçmeye kalktı.

Kasabaların içinde at nallarının ürkütücü sesleri duyuldu.

Ve, Osmanlı ordusu aniden anlatılması çok güç bir korkuya kapıldı.

"Düşman geliyor," naralarıyla birbirlerini çiğneyerek kaçmaya koyuldular.

Ordu darmadağın oldu.

Kimse onları durduramadı.

İstanbul’a kadar trenleri devirerek kaçtılar.

Düşman Çatalca’ya hiçbir direnişle karşılaşmadan geldi.

Balkan ordularının komutanları, ortada Osmanlı ordusunun kaçmasını gerektiren bir şey olmadığını biliyorlardı ama Osmanlı ordusu çekiliyordu.

Osmanlıların çekilmesine mantıklı bir neden bulamadıklarından bunun bir "tuzak" olduğunu düşünerek durdular.

Bizimkiler, ortada korkmaları için "mantıklı" bir neden varken, düşman üstlerine gelirken korkmamışlardı ama ortada hiçbir neden yokken, sadece birisi "düşman geliyor" dediği ve düşmanın nereden geldiği de belli olmadığı için korkudan çılgına dönmüşlerdi.

Biz o askerlerin çocuklarıyız.

Ortada korkulması gereken "mantıklı" nedenler varken korkmayız.

Ne her an gelmesi beklenen İstanbul depremi, ne susuzluk, ne kötü sağlık koşulları, ne patlayan gaz tüpleri, ne futbol sahalarına yayılan şiddet bizi korkutur.

Ama aniden biri "şeriat geliyor" diye bağırır ve ödümüz patlar.

"Malezya olacakmışız," "mahalle baskısı varmış" sayhalarıyla birbirimizi çiğneriz.

Birisi de kalkıp "nereden geliyor bu şeriat" diye sormaz.

Dünyanın en ilginç tarihlerinden birine sahip olmamıza rağmen tarihle hiç ilgilenmememiz sanırım korkaklığımızın ana nedenlerindendir.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya...

O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu.

Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi.

Hilafet vardı burada.

Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı.

Ne oldu peki?

Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı?

Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı?

Yooo...

Halife, ailesini de alıp gitti.

Peki nasıl oldu bu?

Şeriat yanlısı olduğu sanılan bir halk nasıl bu kadar sessiz kaldı?

Cumhuriyet ordusundan korktu deseniz, ordu o zaman o kadar da güçlü değildi.

Niye bu "şeriatçı" halk ülkeyi alt üst edecek büyük bir tepki göstermedi?

Eğer bu ülkeyi, burada yaşayan insanları iyi tanımaz da sadece uydurursanız, bu sorunun cevabını bulamazsınız. Bunu anlamak için biraz tarihe bakmak...

Şeriat döneminde insanların nasıl yaşadığıyla biraz ilgilenmek gerekir.

Hilafetin başkenti İstanbul’un göbeğindeki Beyoğlu, balozlarla, koltuklarla, meyhanelerle, tiyatrolarla, kerhanelerle dolu bir yerdi.

Diyelim ki Beyoğlu "gavuru" bol bir yerdi, onun için şeriatla yönetilen bir memlekette orası eğlence bölgesiydi.

Peki ya sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler nasıldı?

Orada meyhane yok muydu?

İçki yok muydu?

Bakalım, tarihi devlet ekseninden değerlendiren, görüşleri asla devleti rahatsız etmeyen tarihçilerimizden İlber Ortaylı ne diyor...

"Gerçi Galata meyhaneleri ünlü bir yerdi, ama İstanbul tarafı da meyhaneyi ve meyhane kültürünü tanımayan bir yer değildi. İstanbul’un zabıta görevlileri eskiden beri meyhaneye ’miğde’ derlerdi ve defterlere; sayıları, içindeki çalışanların isimleriyle kaydederlerdi. 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 19 koltuk, yani meyhanenin bulunduğu kaydedilmiş böyle bir vesikada; inanmayın, gerçek sayı bunun çok daha fazlasıydı mutlaka."

"İstanbul tarafında", yani başkentin sadece Müslümanların yaşadığı bölümünde, daha 18. yüzyılda meyhaneler varmış.

Şeriat düzenindeki bir ülkenin başkentindeki bu meyhaneler bir de resmi kayıtlara geçermiş.

Biraz daha okuyalım.

"Ramazanda bir ay kapatılan İstanbul meyhanelerinin ünü ve zarafeti Beyoğlu’ndakilerden aşağı kalmazdı. Ramazanın bitiminde, yani arife günü meyhaneciler gedikli müşterilerine özel bir davetiye gönderirdi. Midye yahut uskumru dolmalarından oluşan bu davetiyeye ’unutma bizi dolması’ deniyormuş. İstanbullu alkolik değildi ama töreniyle ve mezesiyle, özgün sohbetleriyle içkiyi ve meyhaneyi severdi."

Ortaylı’nın yazısında İstanbul denilen bölüm Haliç’in, yalnızca Müslümanların yaşadığı Aksaray tarafıydı.

Ramazanda içmezler, bayramda içmeye başlarlardı.

Üstelik bunu şeriat düzeninde yaparlardı.

Halife de buna ses çıkarmazdı.

Arada bir meyhaneleri kapatırlardı ama bu "dini nedenlerden" olmazdı. Ortaylı’nın anlattıklarına göre, içkiyi içtikten sonra birden özgürleşip padişahı eleştirdikleri için "sarhoşlar" tehlikeli görülür ve meyhaneler kapatılırdı.

Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir.

Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir.

Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Allah’a inançları tamdır.

Köküne "tasavvufun" suyu karışmış bir dindarlıktan geldiklerinden kendilerini "Allah’ın evlatları" olarak görmeye yatkındırlar, çocukken büyük bir yakınlıkla "Allah baba" derler, bir "babadan" korkar gibi korkarlar Allah’tan ama bir "babaya" şımarır gibi de şımarırlar, O’nun kendilerini affedeceğine inanırlar.

Onun için ramazanda meyhaneleri kapatıp oruç tutarlar, onun için bayramda içerler.

Şeriatla yönetildiğinde bile bu ülkede tam bir "şeriatın" olmaması o yüzdendir.

Bugün, dine, dindarlığa, dindarlığın şekil şartlarına fazla abanan, insanları dinle korkutmaya çalışan partilerin hiçbir zaman fazla oy alamamalarının sebebinin ne olduğunu sanıyorsunuz?

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar.

Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.

Bakın Ortaylı ne diyor:

"Bizim toplumumuz ezelden beri içkiyi sevmiş ve pek de gizlememiştir. Domuz haram, salyangoz Müslüman mahallesine girmeyecek bir nesne sayılmış ama domuz kadar haram olan içkinin keyfinden vazgeçilmemiş. Yüksekçe bir vergiyle içkinin alası satılmış, taşralarda da kaçak içki üretimi ustalık derecesine ulaşmış, hálá da öyledir."

Şimdi, ramazanda Anadolu’da kapatılan lokantalar herkes tarafından "şeriat" işareti olarak algılanıyor.

Belki de on bir ay içki satan bir Müslüman, bir ay da Allah’ının gözüne girmek, kendi gönlünde arınabilmek için lokantasını kapatıyordur.

Bunun "şeriat özlemiyle" bir alakası yok.

Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle.

Biz dinimizle, Allah’ımızla böyle ilişki kuruyoruz, biz "günah işlemiyoruz" sadece biraz "yaramazlık" yapıyoruz ve "Allah baba" çok kızmasın diye de ramazanda meyhaneyi kapatıp oruç tutuyoruz.

Gizliden gizliye bu toplum "Allah’ın evlatları" olduğuna inanıyor işte.

Bu çocuksu masumiyetten rahatsız olacak ne var?

Bizim topraklarımıza bizzat halifenin kendisi şeriatı getiremedi.

Dahası, halifenin kendisi şeriata uymadı...

Şimdi mi gelecek şeriat?

Gelmez.

Getirmek isteyenler ümitlenmesin...

Gelecek diye korkanlar korkmasın.

Tarihimize, geçmişimize bakın.

İçinde yaşadığınız, parçası olduğunuz toplumu biraz merak edin.

Hangi ülkede "gavur imam" diye bir laf var, hangi ülkede "Bektaşi fıkraları" bu kadar seviliyor, hangi ülkede Bekri Mustafa halk kahramanı oluyor?

Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

İnanan insanları huzursuz etmeyin.

Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor.

Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar.

Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz.

Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez.

Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

Allah’ı seviyoruz, bu sevgiden vazgeçmeyiz.

Hayatın zevklerini de seviyoruz, bu zevklerden de vazgeçmeyiz.

Geleneğimiz, geçmişimiz, yapımız böyle.

Korkacaksınız, korkmanız gerekenlerden korkun.

Ama Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi davranır...

Biri "Malezya’ya benzeyeceğiz" diye bağırdığı için...

Birbirinizi çiğneyerek kaçmaya başlarsanız...

Hep beraber yeniliriz.

Siz, her bağırtıya inanmayın...

Burada biz yaşıyoruz.

Allah’ın yaramaz ve biraz şımarık çocukları...

Bizi kimse dinimizden de, hayatımızdan da vazgeçiremez.

Girdiğimiz siperden milim kımıldamayız...

Yeter ki aramızdan biri durduk yerde "düşman geliyor" diye bağırıp bizi korkulara salmasın.

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar. Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.


Ahmet Altan, Hurriyet, 30 Eylul 2007

Cuma, Eylül 28, 2007

Turkiye Malezya iste bu yuzden olmaz! Agziniza saglik...

Yeni 'Seytan' Malezya

GENÇLİK yıllarımda antikomünist birçok kitap okudum. Falanca ülkelerde "gafiller, aymazlar, umarsızlar" tehlikeyi görmemişler, işte başlarına komünizm gelivermişti!
1967'de TOBB tarafından yayımlanan, Richard Ketchum'un "Komünizm Nedir?" adlı kitabı hâlâ elimde. Doğu Avrupa'da sosyal demokrat ve çiftçi partileriyle, Çin'de Çan Kay Şek'i desteklemeyen "gafiller" bir sabah uyandıklarında görmüşlerdi ki "darbe" olmuş, komünizm gelmişti!
O zamanlar Türkiye'de TİP'in doğuş ve gelişme yıllarıydı! Koskoca İsmet Paşa bile "Ortanın solundayız" diye komünistlere ödün veriyordu!
Komünizm adım adım geliyor, gafiller görmüyordu.
Ülkelerin hiçbir özelliği, olaylara yön veren farklı sosyal ve politik dinamikleri yoktu! Ülkeler bir tiyatro idi, seyircilerin gafleti yüzünden komünistler sahneleri basıyor, "kızıl piyes"i oynamaya başlıyordu!
Türkiye'de de "Bu kış komünizm gelecek!" idi!
O kadar basit! Dıştan ve kaba görünüşle o kadar da inandırıcı!

Korku ihtiyacı!
Korkularımız hiçbir ciddi araştırmaya dayanmıyordu. Değişik yönlere giden otobüsteki bazı yolcuların benzerliğine bakıp aynı yere gidiyorlar sanmak, çok kolaydı.
İşte bakın, solcu İsmet Paşa bile artık Kerensky'ye veya Beneş'e benziyordu!
Eee, ardından komünizm gelecekti tabii!
Şimdi düşünüyorum da sorun sadece "bilgi, araştırma" meselesi değildi; "korku" psikolojik bir ihtiyaçtı! Bir "şeytan" lazımdı! Sağcı ve solcu düşman kardeşler, savaşmakta oldukları "şeytan"ın ne kadar "tehlikeli" olduğunu anlattıkça, ne kadar ulvi bir iş yaptıklarını ispat etmiş oluyorlardı!
Merhum Mehmet Ali Aybar hakkında "Aybarof" diye konuşmalar yaptığımı bugün utanarak hatırlarım.
Sonra çok okudum, Bolşevizmi çok iyi inceledim. Merhum Aybar'ın farkını fark ettim.
Ve MHP'nin yayın organı Hergün gazetesinde Mehmet Ali Aybar'ı öven yazılar yazdım.
Soğuk Savaş'la birlikte o korkular gitti. Sanıyorum, sağın liberalizme kolay açılmasında bunun da rolü oldu, sol ise emperyalizm korkusunu aşamadı. Neyse...

Türlü çeşitli...
1990'larda "şeytan" İran'dı! "İran'da Humeyni'nin iktidar yolunu gafil aydınlar açmış"tı! Hâlâ rastanıyor böyle diyenlere. Hiç İran'a gittiniz mi, hiç İran hakkında araştırma yaptınız mı? Hayır!
Şimdilerde en cazip "şeytan", Malezya'dır! Hele de çarpıtılmış "mahalle baskısı" gözlüğüyle bakıp Türkiye'yi nasıl 'Malezyalılaştıracaklarını' düşünmek müthiş heyecan verici!
Halbuki ben sevgili Ece'nin Malezya röportajını okudukça Türkiye'nin niye Malezya olmayacağını daha net görüyorum!
Türkiye yüz elli yıldır Batı'ya giden bir otobüs. Bu otobüsteki 'mahalleliler' de Batılı hayat standartlarına özeniyor! Bizim 'İslamcılar' özgürlüklere, demokrasiye, Batı ile siyasi ve iktisadi entegrasyona taraftar; hatta bankalarımızı Batılılara satıyorlar!
Malezyalı İslamcılar ise Müslümanların paralarını İslami bankalara yatırmalarını mecbur tutuyormuş!
İki otobüsün yönü aynı mı?
Din, kitapta tektir. Sosyal hayatta türlü çeşitlidir. Hz. Ali de, onu "kâfir" diye şehit eden Hariciler de Müslümandı! Yunus Emre de "Molla Kasım" da Müslümandı.
Günümüzde de çeşit çeşit!
Genelleme yaparak, otobüslerin aynı yöne gittiğini zannederek "korku" yaratmanın, "şeytan"la savaşmanın dayanılmaz bir hazzı var ama hiç de gerçekçi değil.

Taha Akyol, Milliyet, 28 Eylul, 2007

Pazar, Eylül 23, 2007

Piknik...PiKniK



Bugun DC'de hava cok guzeldi. Onceden kararlastirdigimiz uzere, DC'nin icerisinde bir vaha olan Capital Crescent Trail uzerindeki Fletcher's Boat house yakinindaki piknik alanina gittik. Kalabalik bir gruptuk ve herkes bir iki sey hazirlayip getirdigi icin masamizda yok yoktu: Kisir, mercimekli kofte, patates salatasi, peynirli kek, her turlu sarkuteri ve peynir, pogaca, portakalli kek, cevizli brownie, zeytin, zeytin ezmesi, sogus domates/salatalik, soguk icecekler veeeee tabi ki CaYYY. Turk olur da cay olmaz mi! Hem termoslarda onceden demledigimiz caylari ictik hem de mangal atesinin uzerinde cay demledik. Deniz topuyla voleybol oynayip, kesif yuruyusleri yaptik. Kano kiralamaya niyet ettik ama kiyafetlerimiz uygun olmadigi icin vazgectik, biraz da usendik. Gunun sonuna dogru 'taboo' adli bir oyun oynadik, cok keyifliydi. Tabi bol bol da fotograf cektik.

Aynen katiliyorum

[Yorum - Leyla İpekçi] Türbandan korkanlara açık mektup
Siz her ne kadar tek cümlesini kesip manşetlerinizle ısıtmaya çalışsanız da Prof. Şerif Mardin, türbanın üniversite öğrencilerine serbest bırakılması gerektiğini söylüyor, başka profesörler de.

Evet, aynı inanca sahip erkekler rahatça okurken, türbanlı kızların siyasi simge denilerek kapılardan çevrilmesini, evlerine hapsedilmesini, meslek sahibi olamamasını alkışlamak mümkün değil. Evet, insan hakları ihlali söz konusu. Cinsiyet ayrımcılığı da cabası. Elbette hak ve adalet duygumuz da zedeleniyor. Toplumsal algının bütünlüğü adına türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını savunuyoruz doğru. Ama hepsi bu kadar değil. Farklı boyutları var. Diyorsunuz ki: "Türban serbest bırakılırsa, türbanlılar Müslüman değil misiniz gerekçesiyle başı açıkları üniversiteye almayacak." Böylesine kesin bir veri bu sizin için. İddia bile değil. İnfaz. İnsanın iç dünyasının, kalbinde olanın hükmünü vermek kimseye düşmezken, o insanın niyetini okumakla kalmayıp koskoca bir topluluğu bir genellemeye indirgiyorsunuz. Dünyaya hangi tanımlarla esir düştüğünüzü görmüyor musunuz? Tanımadığınız biri için yaptığınız her tanım öncelikle sizi kendi dünyanıza hapsediyor. Öte yandan "türban serbest olursa başı açıklara mahalle baskısı uygulanacak, yakında türbansız öğrenci kalmayabilir" derken, bizzat sizin bu hükmünüz 'mahalle baskısı'ndan çok daha öte bir baskı oluşturmuyor mu? Tam da sivil bir anayasa hazırlandığı şu günlerde?

"Türban masum inanç gereği bir örtünme değil, siyasi simge" diyorsunuz. Bu yargı mesela, masum bir inançtan ne anladığınızı iyice ele veriyor doğrusu. Sizin için inanç yalnızca gizemli bir zevk unsuru, kişisel hazza yönelik bir tüketim metaı anlamına geliyor. Söyledikçe içeriğini yitirecek, genleriyle oynanmış, yıpratılmaya açık alelade bir kelime belki de sizin için. 'Masum' tanımıyla pekiştirmeksizin kullanamıyorsunuz inanç kelimesini. Bu da sizin inancınızdır, kimse bir şey diyemez. Ama söyleyin: Eylemle sınanmayan bir niyet gerçek olabilir mi? Ya sorumluluk almadan inanmak nasıl mümkün olabilir? Sevdiğiniz biri için kılınızı kıpırdatmadıktan sonra onu sevdiğinize nasıl inandırabilirsiniz kendisini? Türbanın, kendini geleneksel ve taşralı büyüklerinden ayıran kadınların örtünme biçimi olduğunu, sayılarının zaten bu kadar çok olduğunu, şimdilerde sizin yakınınıza geldikleri için daha 'görünür' olduklarını bir türlü anlamak istemiyorsunuz. Bu stili beğenir veya beğenmezsiniz ama kendi vehimlerinizden güçlü bir 'siyasi imge' yaratabileceğinize niye bu kadar şartlanmışsınız? Şehir, tüketim, üstün zevkler, steril değerler, birtakım 'süslü' erdemler salt sizin yaşam alanınıza mı ait olsun istiyorsunuz? Hayatı nimet ve külfetleriyle bir bütün olarak paylaşmaktan niye bu kadar korkuyorsunuz?

Saraybosna'ya, İsfahan'a, Halep'e, İskenderiye'ye, Şiraz'a, Şam'a, Beyrut'a, Amman'a bir bakın. İster daha doğuya, ister batıya, güneye gidin. İslam oralarda şehirlerden çekilmediği, taşraya hapsedilmediği için, alt sınıflara terk edilmediği için kadınların vücut dillerine türbanın nasıl yansıdığına tanık olun. Onların dünyayla ve kâinatla kurdukları ilişkiye, medeniyetle aralarındaki görünür ve görünmez bağlantılara eşlik edin. Örtüyle kadın arasında hışırdayan kadim ilişkinin metafizik boyutlarını sezmeye çalışın. Baktığınız her türbanlıda bir Taliban prototipi görme kararlılığıyla hangi kültürün farklılıklarına varabilirsiniz?

Örtünmenin nefsi yok eden değil, nefsi insanın kendi denetimine emanet eden özgürleştirici boyutunu anlamak için İslam'ın kalbinde yüreğinizin atması hiç gerekmez. Hak vermeniz de gerekmez elbette. Yalnızca bir merak, bir anlama çabası gerekiyor size. Çünkü insan bilmediği şeyden korkar. Bugün emperyal devletlerin en güçlü dayanaklarından biri olan 'İslam korkusu' siyasetlerinin tuzağına bu kadar rahat düşmezdiniz daha güçlü bilgi sahibi olsaydınız. Zamanın ruhuna dünyanın her tarafından asırlardır kendi metaforlarını taşıyan örtünme biçimlerini getirip Türkiye'ye mahsus bir siyasi simge tanımına sıkıştırmak ne kadar da küresel bir yanılgı?

Kamusal alan diye yaptığınız tutarsız tariflerin hiçbir yaşam pratiği olmadığı halde (sağlık kuruluşu veya sokaklar bir kamusal alan değilken yüksek eğitim kuruluşları veya Meclis olabiliyor), siyaset bilimine ait çoğulcu bir tanımı, sosyolojinin tüm imkânlarını inkâr ederek kendi dağarcığınıza uygun olarak yeniden ürettiniz. Kamusal alan bu ülkede bir avuç seçkincinin 'özel mülkiyeti' midir? Sadece size ait bir yaşam algısında, size benzedikleri oranda var olma hakkı tanıdığınız insanlardan daha ne kadar soyutlanacaksınız? Sizin gibi olanlar mı siyaset yapmaya, okuyup 'adam' olmaya layıktır? Öteki ile kamusal alanda beraber olmayacaksanız nerede olacaksınız ki?

"Türbanlılar gelip başı açıkları da kapatacak" diyorsunuz. Mesela bunu nasıl yapacaklar hiç düşündünüz mü? Bir totaliter devlet kurmaksızın, ellerine silah almaksızın, teker teker türbanlılar bunu nasıl yapacaklar? Bir zamanlar sizin onları açmak için kurduğunuz ikna odalarına sizi soksalar inandırıcı olur muydu? Bazı türbanlı öğrenciler bir araya gelip çete mi kuracaklar, organize suç örgütü mü oluşturacaklar sizi zorla kapatmak için? Anayasa maddelerini bir bir çiğnerken de yargı mercii müdahale etmeyecek mi onlara? Bu ülkede askerî darbe olasılığı, türbanlıların başı açıkları zorla kapatmasından daha mı düşüktür, daha mı yüksek?

Türbanlıların bireysel baskı uygulayarak açıkları örteceğinden korkmak, İslam'a ait en basit terminolojiden bihaber olmaktır. Öte yandan bu nasıl bir niyet okumadır ki? Eğer peşin hüküm ve önyargılar bir insanın gelecekte nasıl davranacağına dair yeterli bir veri oluştursaydı, birbirimizi tanımak, anlamaya çalışmak, ilgi duymak, ilişki kurmak gibi insani yaklaşımlara gerek kalmazdı. Peşin hüküm kaskatı bir yumaktır ve insanı tek bir zaman kipinde taşlaştırır. Onun iradesini, kaderini, arzularını, değişim ve dönüşümlerini, hayallerini elinden alır. Onu kaba bir genellemeye indirger. Kaba genellemeler kısa yoldan bizi her zaman haklı olmaya, hakkı hep kendimize atfetmeye götürür. Haksızlığı ise hep öteki'ne mal ederiz. Bunun adı her dilde faşizmdir. Hakkı salt güçlü olana atfetmek, adalet duygunuzu zedelemiyor mu?

"Başörtüsü ninelerimizden beri takılıyor kimse de karışmıyordu, hiçbir sorun da olmuyordu" diyorsunuz. İstiyorsunuz ki, moda diye bir kavram sadece sizin giyinme biçiminizi değiştirsin, yalnızca sizin için etek boyları, pantolon paçaları genişlesin, darlaşsın, ama başkaları seksen yıl öncesinin giyinme biçimiyle kendini ifade etmeye çalışsın. Bu mudur hak? İhtiyarlardan daha iyi bildiğiniz şeyler sizin icatlarınızdır. Ruhu siz icat etmediniz. Ne de bu dünyayı. Suyu, toprağı, ateşi burada buldunuz yalnızca. Unutuyorsunuz. Hep 'dogma dünya' olsun istiyorsunuz. Kendi yarattığınız putlara taptığınız, kendi vehimlerinizi çoğalttığınız, salt kendi doğrularınızı 'evrensel değer' diye kutsamaya kalktığınız o dogma dünyada başkalarının ruhuna neden acaba sığdıramıyorsunuz takma kanatlarınızı? Haykırıyorsunuz şimdi. Etek boylarında, göğüs dekoltelerinde sizin ölçütlerinize endeksli mutlak bir uzlaşı sağlansın istiyorsunuz. Cumhuriyetin en temel kazanımları sizin algınızda tektip bir kadın görüntüsüne hapsolsun. Hep böyle kalsın. Bunun için mi kazandık Kurtuluş Savaşı'nı tesettürlülerle, hocalarla, imamlarla hep beraber? Ve şimdi sizin zihin ve kalplerimizde keskin bir bıçak darbesiyle bizleri iki cepheye ayırma çabanıza rağmen sabırla yaşatmaya çalışıyoruz cumhuriyeti, 'bütün' kalmaya çalışıyoruz vesselam.
LEYLA İPEKÇİ
23 Eylül 2007, Pazar

Perşembe, Eylül 20, 2007

La Boheme


Su Puccini buyuk adammis! La Boheme'i kacinci seyredisim ya da dinleyisim hatirlamiyorum bile ama her seyrettigimde daha cok keyif aliyorum. Hele bu kez, Kennedy Center'de, modern uyarlamasini seyretmek cok guzeldi. Laptop'lu, bembeyaz Ikea sofali, film gostermeye yarayan ozel bir makineyle goruntulerin beyaz bir perdeye yansitildigi modern bir Paris dairesinde geciyor. Daireden daha cok loft'a benziyor aslinda, yuksek tavanlari, metal ve minimal dekoruyla. Arka planda resmen yagmur yagdiriliyor, efekt filan degil.Ultra-modern salon disindaki sahneler de ultra-chic, cok guzel kizlarin ve erkeklerin eglendigi, hatta travestilerin hava fisekler atilan sahnesinde dans ettigi bir gece klubunde geciyor. Simdi 19. yuzyilda bestelenmis bu klasik operanin (Premiere 1847 yilinda Turin'de, Teatro Regio'da yapilmis) boyle bir dekorla sahneye konmasinin kel alaka oldugunu dusunebilirsiniz. Ama oyle degil iste!!!Kesinlikle on yargili olmamak lazimmis. Polonyali direktor oyle guzel uyarlamis ki, su ana kadar seyrettigim en iyi, hatta klasik versiyonundan bile cok daha guzel bir yapit cikmis ortaya. Tabi bir de hangi opera olursa olsun en iyi egitimli ve en deneyimli sanatcilar tarafindan seslendirilmesi 'iyi' ve kaliteli operayi kotusunden ayiran en buyuk ve hayati etmen. 17 Eylul Pazartesi gecesi, yani benim gittigim aksam, sahneye cikan, ozellikle basroldeki, sanatcilar o kadar iyi ve o kadar profesyoneldi ki, hani 'su gibi soylediler' diye bir deyim vardir ya, aynen oyle, su gibi soyleyerek ruhumuzu yikadilar. Rodolfo rolundeki tenor Vittorio Grigolo, La Scala'da premier'ler yapmis, rahmetli Pavarotti'nin ogrencisiymis. Hatta Rodolfo rolunu Pavarotti ile calisarak mukemmellestirmis! Mimi rolunu, odullu, yine La Scala tozu yutmus Italyan soprano Adriana Damato, Musetta'yi Amerikali, bol odullu diger soprano Nicole Cabell ve Marcello'yu da cok yetenekli ve odullu Koreli bariton seslendirdiler. Benim icin cok keyifli bir geceydi. Sanata ve sanatciya deger veren insanlarla beraber, maximum emek ve caba sarfedilerek, binbir turlu sikintilarla ve ozenle ortaya cikarilan boylesine buyuk bir yapiti seyretmek inanilmaz tatmin ediciydi.

Çarşamba, Eylül 12, 2007

Kirmizi+Beyaz Et farketmiyor, Yi-Ye-Mi-Yo-Rum

Yavas yavas vejateryanliga dogru ilerlemekteyim. Etten su aralar acayip tiksiniyorum ve bana hic de eskisi kadar cekici gorunmuyor. Hele de gecen aksam izledigim bir programda, Arjantin'de, inekleri nasil yavrularindan ayirip, o kucucuk buzagilari bagirta bagirta dagladiklarini, erkek inekleri sirf etleri daha lezzetli olsun diye acimasizca hadim ettiklerini ve oracikta testislerini kizartiverip, daha hayvancagizin acisi dinmeden, gule oynaya yediklerini gorunce bir daha et yememeye and ictim. Zaten 4-5 aydir agzima koymuyordum, simdi et ile iliskim tamamen bitmis oldu. Insanoglu ne kadar vahsi Allah'im. Herseyi yok etmekte uzerimize yok. Dunya gezegeninin suyunu cikardik zaten bakalim sirada ne var? Yakinda Ay'a tasinirsak cok zaman almaz orayi da vahsiligimiz, ac gozlulugumuz, bencilligimizle darmaduman ederiz.

Ayy...eti hayatimdan cikardim ama su hayvanlarin hadim edilme goruntusunu aklimdan bir turlu cikaramiyorum.Cok etkiledi beni inanamazsiniz. Kendall durumumun post-traumatic stress oldugunu soyluyor. Aklima geldikce agliyorum cunku. Kucuklukten kalma travmalar da var tabi. Hic unutmam bizim yazlik evin arka bahcesinde, onumuzde, arkamizda, sagimizda, solumuzdaki evlerde oldugu gibi, koyunlar, kurban bayrami vesilesiyle resmen bogazlanirdi. Zavalli hayvanciklar once debelenir debelenir sonra da kurtulus olmadigini anlayinca melul melul kaderlerine boyun egip teslim olurlardi. Gerisini hepimiz biliyoruz. Bogazlari isin ehli biri tarafindan kesilir, kani akitilir, bu arada hayvancik debelenmeye devam eder, sonra derisi yuzulur, tuzlanir, etleri ve organlari yeni kalaylanmis bakir tepsilere doldurulur, ihtiyaci olan konu komsuya dagitilirdi. Biz de bu arada ablamla kacacak delik arar, taze et kokusundan ve kanli organ goruntulerinden uzaklasabilmek icin sahile giderdik. 1-2 hafta oncesinden koyun bizim evin bahcesinde ikamet ettigi icin, o zamana kadar arkadasimiz olmus, sevdigimiz, besledigimiz bu sirin hayvani kaybetmenin, gozlerimizin onunde kesilmesinin sokunu atlatmaya calisirdik. Turkiye gibi gelismekte olan bir ulkede bu gelenegin sosyal yardimlasmadaki rolunu yadirgamiyorum ancak bizlerin, bizim kusagin ve hala bu goruntulere maruz kalan cocuklarin uzerinde ciddi psikolojik bir travma yarattigina inaniyorum.

Pazar, Eylül 02, 2007

Gulelim mi, aglayalim mi?

"Maalesef dünkü gazetelerde eğlenceli olması mecburi pazar yazısına konu olabilecek kadar komik tek bir şey vardı:
30 Ağustos resepsiyonu!
Tayyip Bey'in Referans gazetesinden Nuray Başaran'ın dans davetini "Hiç beceremem!" diyerek reddetmesi zaten komik de esas komik olan daha geniş resimdeki bu "asri hayat" komedyası!
Gazetelerdeki resepsiyon fotoğraflarına bakılırsa, "Bessame mucho" çalınırken görüntü epey tuhaf. Tayyip Bey ve diğerleri yerlerinde sıkıntıyla oturuyor önde komutanlar, eşleri vesaire dans ediyor.
Bu fotoğraf muhtemelen memleketteki toplumsal ayrışmayı yansıtması açısından çarpıcı, anlamlı gelebilir kimilerine. Bana çarpıcı gelen ise böyle durumlarda "muhafazakârlara karşı çağdaş hayatı savunmak" adına düştüğümüz tuhaf durumlar. Sormak isterim?
O gece, o resepsiyonda dans edenlerden kaçı o danstan keyif aldı?
Ya da o çiftlerden kaçı hakikaten ikili dansların hastası?
"Bessame mucho" dans edenlerin gündelik hayatında ne kadar var?
Bir de ister istemez absürd komediyle beslenen aklım hep şöyle tuhaf görüntüler hayal ediyor:
Ya bir gün bu resepsiyonlardan birinde çok sıkılan AKP kabinesi aniden erkek erkeğe dans etmeye başlasa?
Bıyıklı ve son derece sıkılmış adamlar bu çağdaş yaşam işkencesine daha fazla katlanamayıp aniden böyle bir isyana girişseler?
Ya da mesela Cumhurbaşkanlığı Konutu'nda verilen resepsiyonlarda çağdaş Türkiye'nin "Dans edilsin!" emrini yerine getirmeye karar vermiş başörtülü hanımlar "kız kıza" dansa girişseler...
Artık mesela cidden böyle bir gelenek yerleşse... "Avrupa'nın tekniğini alacağız, değerlerini değil" diyen Türkiye, karikatürleşen halini böyle bir noktaya taşısa...
Pazar yazısı geleneği böyle bir şey işte. Ya da bu memlekette devlet erkânı magazin karakterlerinden daha da fena eğlenceli aslında."

Ece Temelkuran, 2 Eylul 2007, Milliyet

Cumartesi, Eylül 01, 2007

I think people attract similar people and somehow they are meant to meet each other in this life. Last night, I was invited to a farewell dinner at a Turkish restaurant in DC. I met the Star of the night through my boss and found her quite charming, warm and friendly. Maybe the fact that she is German and has lived in different countries and soaked up in many cultures made her dear to my heart. It was a fun night and we had lots of Turkish food and wine accompanied by lots of laughter. The dinner table almost represented the half of the globe, consisting of people from Germany, Turkey, India, Israel, Egypt, Ethiopia, US and Brazil. On the side of the table I was sitting at, I had a chance to get into more intimate conversations with my new friends from Brazil, India and Israel. The charming and quite chic middle-aged Brazilian lady turned out be a painter and sculpture artist. As she was giving me her beautifully embellished business card, I could hardly take my eyes off her very interesting metal necklace. The Indian guy who was sitting next to me was a computer geek working in telecommunication business whereas the old Jewish guy turned out to be a professional photographer and dancer whose mother had a Turkish citizenship. I was happy to finally have met a professional photographer and poured him down with my endless questions relating to where I could take classes, which schools he recommends, how I could join their meetings etc. It was pretty useful for me and he promised to get in touch with me later.

There was something different with the Brazilian artist that I liked and made me feel from the very beginning of the dinner that I had to be friends with her somehow. As we talked more deeply, we realized that we all, Indian engineer, Brazilian artist and me, are very much into the vague and abstract issue of energy and metaphysics, energies that surround us; that come from all directions and every object in the universe, especially from other human beings. To my surprise, the Indian engineer was carrying a copper pendant around his neck to balance his energy while religiously practicing Transcendental Meditation (TM) which is a type of meditation I was googling like crazy and trying to learn how to do couple months ago. On the other hand, the Brazilian artist was talking about how she would shield herself from other people's negative energy and how she would meditate daily. In fact, she was told by a priest that she had some healing powers and she could cure people but she had to work on it. I think the real bonding occurred when I suddenly found myself (I do not remember how it happened. I know that she insisted a lot)reading her coffee cup. Honestly, I have no idea how to read a coffee cup. Back in Turkey, my mom used to make up some stories for fun after almost each coffee ceremony. This turned out to be a sort of ritual for us to come up with an excuse to share our not-so-secret stories with mom and our beloved granny. Anyway, as I was looking into her cup, I said to myself: "You might not know anything about coffee reading, but now, for the sake of tonight and this nice lady, you have to concentrate and have to see and imagine things in these deep dark coffee grounds. You better be good!" Apparently, I WAS good and she was almost shocked at what I had said to her about her life and thanking me thousands times and insisting she would have another coffee for more reading which I rejected very politely. As the night was nearing its end, I looked at my boss on the other side of the table and I could see the impression on his face and read what it was telling, telling: "Oh boy, I did not know my analyst of six years could read coffee cups so well. If I knew, our political speculations could have been much more accurate and much better. Damn!" :-)