Pazar, Mayıs 20, 2007

Ne guzel! Artik bizim de bir referans kitabimiz var!

Turkiye'ye gider gitmez bu kitabi almak istiyorum. Gezmeyi sevenler ve Turkiye'de yasayanlar, hala bu kitabi almadiysaniz hemen alin derim.

Bu arada canim arkadasim Ezel, annesi buralara gelirken, bana Ahmet Altan'in iki tane kitabini yollamis. Ince dusuncen icin tekrardan cok tesekkurler Ezelcim.

Amerikan rüyası

Amerika'da her türlü olanak var, güç ve zenginlik de var ama ruh yok. Daha doğrusu bir "ruh" buraya da uğramış ama nedense çekip gitmiş, doğaya sığınmış; kampüs ve kentlere değil

NEDİM GÜRSEL

Bir zamanlar oldukça sık yolum düşmüştü Amerika'ya. Boston'a, New York'a, San Francisco'ya gitmiştim. New Orleans'ta da anılarım vardı, Pasifik kıyısında da. Sonra yıllar girdi araya, Amerika'yı unutmasam da belleğimin derinliğine gömdüm, bir daha anımsamamak üzere. Ne var ki Yeni Dünya, yaşlı Avrupa'da, Akdeniz'de, Anadolu'da yaptığım yolculuklar boyunca sanki hep peşimden geldi, bir ölçüde sürdürdü varlığını.
Demek ki bir ülke, bir kıta, etkileyici bir coğrafya zamanla unutulmuyor; bellek her defasında yeniden kuruyor onu, ayrıntılar kaybolsa da renkler, görüntüler, biçimler kalıyor. Amerika süper güç olalı dünya gündeminden hiç düşmedi ki.
Bu kez bir başka yüzünü keşfettim Amerika'nın. Büyük kentlerin dışında bir başka dünyanın, belki "derin" Amerika'nın, kuzeyde göller yöresinden güneybatıya doğru uzanan geniş toprakların, o topraklarda yaşayan Amerikan çiftçilerinin, mısır tarlalarıyla devasa tahıl depolarının, diyeceğim Steinbeck'in, Caldwell'ın, bir ölçüde Faulkner'ın dünyalarının farkına vardım.
Otoyollar beş şerit gidiş, beş şerit geliş, gerçekten genişti ama asfalta yapışmış sansar ve sincap ölülerine de rastlamak mümkündü. Hatta geyiklere. Çevredeki ormanlarda serbest yaşayan hayvanlar gece araba farlarına doğru çekilip ışığa kapılıyor, arabaların altında kalıp eziliyordu.

Pasaportsuz profesörler
Michigan eyaletinde çok dolaştım, yalnızca kırsal bölgelerde değil üniversite kampüslerinde de. Zaten Prof. Yavuz Demir'in daveti üzerine bir dizi konferans vermek için gelmiştim bu bölgeye, gelir gelmez de Alma College'in konuk evine postu sermiştim.
Alma 10 bin nüfuslu küçük bir kasabaydı ama adını verdiği üniversite başlı başına bir kent görünümündeydi. Orada çok iyi tasarlanmış, tam donanımlı kütüphaneler, öğrencilerin istedikleri zaman yararlanabilecekleri spor tesisleriyle güzel yurtlar ve yemekhaneler gördüm. Ve pasaportları olmayan profesörler. Bir kez bile Amerika dışına çıkmamışlardı; dünya hakkında bildikleri televizyonda gördüklerinden, belki gazete ve kitaplarda okuduklarından ibaretti. Meraklı, saf, kendi hallerindeydiler.
Öğrenciler de öyle, Fransız edebiyatı okuyor ama Fransızca konuşmakta zorlanıyorlardı. Ülkelerinin tek süper güç olduğunun, dillerinin dünyanın her yerinde konuşulduğunun bilincindeydiler. Doğrusu, Amerika'dan bakıldığında, dünya biraz farklı görünüyor. Alma College'de, Michigan Central University'de, Ann Arbor'da konferanslar verdim; öğrencilerle, hocalarla konuştum; kitapçılarda, kantinlerde, parklarda dolaştım.
Edindiğim genel izlenim şu: Bu ülkede her türlü olanak var, güç ve zenginlik de var ama ruh yok. Daha doğrusu bir "ruh" buraya da uğramış ama nedense çekip gitmiş, doğaya sığınmış; kampüs ve kentlere değil. Bu durum ülkenin hepi topu 400 yıllık geçmişinden, yani kısa tarihinden kaynaklanıyor belki.
Amerikan rüyası diye bir şey var, evet. Göçmenlerin kurduğu ve geçmişlerinden koparak yeni bir hayata başladıkları, yani bir anlamda "ab-ı hayat"ın aktığı bir ülkeymiş burası, şimdiyse kendinden emin ve küstah bir imparatorluk. Küçük dağları kendilerinin yarattığını belli ediyorlar ilk bakışta, öte yandan alçakgönüllüler, bir hayli de paranoyak.

Kovboy filmlerini hatırladım
İslamın günün birinde bütün bu güzellikleri, olanakları, sonsuz sandıkları hayatlarını ellerinden almasından korkuyorlar. Kendilerinden
olmayanı aşağıladıkları, hor gördükleri bir gerçek. Televizyon kanallarında reklam ve şovlardan başka izlenecek bir şey yok, İslam üzerine geliştirilen olumsuz söylemi saymazsak.
Amerikalı yazar Russell Banks her üç çocuktan birinin kendi odasında televizyonu olduğunu, onları bu durumdan kurtarmak gerektiğini yazıyor: "Kızılderilileri yok edip bir Eldorado yarattık, dünyayı sömürgeleştirdik. Şimdi sıra çocuklarımızda, onların beyinlerini yıkayıp genç dimağlarını sömürgeleştirmekle meşgulüz."
Alma'da bir gece, kasabanın ana caddesini bir aşağı bir yukarı arşınlar; kapalı barların, perdeleri çekili evlerin önünden geçerken çocukluğumun kovboy filmlerini anımsadım. Kahraman kovboy genç kızı haydutların elinden kurtarmakla kalmaz, onu terkisine alıp dağa götürürdü. Yani haydutların beceremediğini cesareti ve yakışıklılığıyla kendisi becerirdi bir bakıma.
Amerika da öyle, dünyayı kötülüğün elinden kurtarmak isterken ona en büyük kötülüğü yapıyor. Irak'ta olanlar en somut kanıtı bu iyiliğin. Tanrı bizi kötülerin elinden kurtarmak isteyen yakışıklı kovboyun iyiliğinden kurtarsın. Amin! Her duaya amin denilmez gerçi, hem biliyorsunuz Bush hazretleri Amerika'yı yöneteli Tanrı Amerikalı oldu. Yine de ondan ümit kesilmez.

Cuma, Mayıs 11, 2007

Tête-à-Tête

Turkce'ye 'basbasa' olarak cevirebilecegimiz bu kitabi nihayet bugun bitirdim. Kitap benim daha once hic bilmedigim, acikcasi merak da etmis olmadigim, Jean Paul Sartre ile Simon de Beauvoir'in asklarini, 51 yillik iliskilerini, o donemin olaylarinin akisi icerisindeki kendi gelisimini anlatiyor. Okumaya basladiktan sonra o kadar ilgimi cekti ki, 4 sene once Paris'te iken neden yasadiklari mekanlara gitmedigim, hatta mezarlarinin yerini gormedigim icin hayiflandim. Kitabi ilginc kilan bu iki filozofun birbirleriyle ve birbirleri disinda yasadiklari iliskiler. Bildiginiz gibi Sartre varolusculuk felsefesinin babalarindan. Simdi bu varoluscuk felsefesini kisacik bir cumleyle ozetlemek gerekirse her insan kendi yasaminin manasini yaratmaktan kendi sorumludur ve var oldugun su an onemlidir, asil olan budur. Bu felsefeye dayanarak, Sartre ve Beauvoir, bana gore cok komplike, onlara gore de 'ideal' olan bir iliski kuruyorlar. Iliskinin ana karakterleri kendileri ve asil cekirdek o. Ama onlarin etrafinda bir suru yan karakterler ve bunlarin bu iki filozafla ve birbirleriyle olan iliskileri var. Efendim, o zaman icin, hatta bence bu zaman icin bile, ozellikle kadinlar acisidan, bir cigir acmis olan bu iliskide, hicbir kisitlama yok. Her iki taraf da herseyi yapmakta ozgur. Sartre ve Beauvoir hayatlari boyunca birbirlerini gormeye devam ederken, hem finansal hem de duygusal yuklerini omurlerinin sonuna kadar tasidiklari bir suru genc kadin ve erkekle iliski yasiyorlar. Birlikte olduklari insanlari okutuyor, besliyor, doyuruyor, her turlu destegi yapiyorlar. Bu arada birbirlerine 'sadik' kaldiklarini her defasinda bir nevi onaylamak icin de diger insanlar ile yasadiklari iliskileri her ayrintisina kadar birbirlerine anlatiyorlar. Herkes her seyi yasamakta ozgur ama gunun sonunda en ince ayrintisina kadar anlatmak sartiyla. Hatta Sartre'in kizlarin bakireliklerini nasil aldigi bile! Bu arada bu ikilinin disinda, yan karakterler birbirlerinin varligindan haberdar degil, olmamali da. Ozellikle Sartre omrunun sonuna kadar tum iliskilerinde bu yuzden yalan soyluyor ve bunun gerekliligini savunuyor. Haftanin belli gunleri ve saatlerine bolunmus, birbirinden ozenle yalitilmaya calisan onlarca iliski yasaniyor. Sarte ve Beauvoir birlikte olduklari insanlari 'buyuk bir aile' nin parcasiymis gibi goruyorlar, her hafta mutlaka birbirlerine zaman ayirip, her yaz Roma'da uc ayligina tatile gidiyorlar. Hemen hemen tum dunyayi gezip goruslerini paylasiyorlar, Sartre ikinci dunya savasinda askere cagriliyor, oradan hayatindaki butun kadinlara mektuplar yaziyor, ikinci dunya savasi sonrasi Amerika ve Sovyetler Birligi arasindaki kutuplasmada SSCB'yi destekliyorlar ama komunist olmadiklarinin altini ciziyorlar, Cuba'ya gidip Fidel ile fotograflar cektiriyorlar, her ikisinin de bir ara Amerikali ve Amerika'da yasayan sevgilileri oluyor... Ancak 'ideal' olarak tanimladiklari bu iliskinin bedeli histerik kiskanclik krizleri, aglama nobetleri, alkol, uyku ilaci, sakinlestirici bagimliligi ve siddetli depresyonlar oluyor. Nitekim omrunun son gunlerinde bile Sartre viski icmekten, Beauvoir da sakinlestirici almaktan vazgecmiyor. Bu arada Sartre fiziksel olarak ne kadar cirkinse, Beauvoir'in da o kadar guzel ve cekici bir kadin oldugu soyleniyor.

Iste size tarihe imzalarini atmis iki buyuk filazofun hayatlarindan kisa bir kesit. Siz Sartre'nin ya da Beauvoir'in kitaplarini okurken hic boyle yasantilarinin olacagi akliniza gelir miydi?

ps. Soylemeyi unuttum, her ikisi de, iliski yasadiklari iki genc insani daha sonra evlatlik olarak uzerlerine geciriyorlar. Ustelik Simon'un evlatligi genc filazof bir kadin!

Perşembe, Mayıs 10, 2007

Gorebilmek

Bugun guzel havanin da etkisiyle disarida oturmus etrafi ve insanlari seyrederken karsidan gelmekte olan kor kadina takildi gozlerim ve uzunca bir sure kaldi uzerinde. Sadece hayal etmeye calistim nasil bir yasamim olurdu gozlerim gormeseydi diye. 30 saniye icin gozlerinizi kapatin ve kapkaranlik bir dunyaya kendinizi hapsedin. Bir an once oradan cikmak icin derin bir nefes alarak ve gorme duyunuz saglikli oldugu icin binlerce kez sukrederek hizla o dunyadan ayrilmak isteyeceksiniz. Ne kadar sansliyim gorebildigim icin etrafimdaki guzellikleri, yapragin yesilini, ciceklerin binbir rengini, evimin etrafindaki sirin sincaplari, gokyuzunun nefis renklerini, insanlarin yuzlerini, evleri, sokaklari, herseyi. Sadece gorebilmek bile ne muazzam bir yetenek, evrene her gun sukran dolu bir kalple uyanabilmek ve tesekkurlerimizi sunabilmek icin. Sikayet etmeyi birakin. Birakin diger herseyi, sadece gorebildiginiz icin bile sukredin ve bunun zevkine varin. Hayatta olmanin tadini cikarin. Cunku bu satirlari okudugunuz su saniyeleri bile artik geri getiremezsiniz.

Perşembe, Mayıs 03, 2007

Hatirla Sevgili

Bugun bir arkadasimla konusurken Hatirla Sevgili dizisinin onun ve benim uzerimizde yarattigi etkilerden konustuk, youtube'da kliplerini seyrettik. Gercekten de bu dizi beni cok ama cok etkiliyor. Normalde dizi seyretmem, oyle dizilere bagimliligim filan da yoktur. Ama Hatirla Sevgili'yi her hafta iple cekiyor ve de izledikten bir sure sonra da kendime gelmekte gucluk cekiyorum. Bir kere eski devirlerde, yani insanlarin, mekanlarin, iliskilerin yozlasmadigi, durustlugun, sayginin, sevginin, aile iliskilerinin en guzeliyle yasandigi o eski donemlerde geciyor olaylar. Oynayanlar karakterleri cok iyi canladiriyorlar. Buyukada sahneleri ozellikle cok cok nefis. Faytonlar, eski pastaneler, icilen caylar, edilen sohbetler, aile yemekleri, dostluklar, samimi, saf iliskiler ve saf, katiksiz asklar...Niye etkileniyorum bu kadar cok diye dusundugumde sanirim benim de boylesine bir ask yasamis oldugum gercegi yatiyor altinda. Cok uzun zaman beraber oldugum cocukluk askimi, dostumu, arkadasimi animsatiyor bu dizi bana. Ahmet'in yasadigi ask, ozellikle, bir zamanlar beni de bu kadar buyuk bir askla, cok ama cok masum bir sekilde sevmis olan cocukluk arkadasimin aski tipki. Benim ilk erkek arkadasim, ilk askim, ilk heyecanlari yasadigim, ilk opucugu aldigim, ilk elini tuttugum, ilk sarildigim, kokladigim, dokundugum, oyunlar oynadigim, arkasindan deliler gibi agladigim, haber alamadigimda kahroldugum, ilk hayal kirikliklarimi yasadigim, sayfalarca mektuplar yazdigim, 17 saat suren tren yolculuklari ile kavustugum, yollarini dort gozle bekledigim, 'bugun kucuk kayigiyla beni gormeye yine gelir mi diye' denizin maviliginden gozlerimi alamadigim, yazlik teraslarda yemekler yedigim, caylar ictigim, bisiklete bindigim, denize girdigim, beyaz kayalarda gizliden gizliye elele tutusup, jandarma gelir korkusuyla gizlice cabucak opustugum, yollarini beklemekten bitap dustugum, her ayrilmamizda icimin acidigi, kavusup kavusup ayrildigim, en sonunda tamamen koptugum erkek o. Iste bu diziyi seyretmek beni yine o gunlere alip goturuyor ve bir yerlerde, icimde bir yerlerde sakladigim o guzel duygulari yeniden hissetmeme sebeb oluyor, anilarima donduruyor beni. Onlari bulundugu yerlerden cikarip teker teker canlandiriyorum gozumde ve o guzel hisleri yasiyorum bir nebze de olsa. Sonra yine sakladigim yerlerine koyuyorum ozenle, ta ki bir daha ki hatirla sevgili bolumune kadar.

Her cumlesine katildigim bir Elif Safak yazisi

2006 senesinin Aralık ayıydı. 2007'ye girerken Türkiye açısından bu yeni seneden neler beklediğimi sormuştu bir İngiliz gazeteci. Kimi kaygılarımı dile getirmekle beraber umutlu cevaplamıştım bu soruyu. O zamanlar ne Hrant Dink suikastı olmuştu ne Malatya cinayetleri.

Ne böyle kutuplaşmış, bu kadar gerilmişti toplum. O zamanlar Türkiye'nin aydınlıklarına inanmak için daha çok sebep vardı gündelik hayatın içinde. Ben de İngiliz gazeteciye Türkiye'nin ne kadar zor bir coğrafyada bulunduğunu, ne denli muazzam bir tarihsel ve kültürel mirasa sahip olduğunu, tüm eksikliklere, aksaklıklara rağmen demokrasimizin geliştiğini, AB sürecine paralel olarak son derece önemli mesafeler katedildiğini ve en önemlisi artık toplumda herkesin, sağcısının da solcusunun da, demokrasinin vazgeçilmezliğini anladığını ve kanıksadığını söylemiştim. 2007 Nisan'ı itibarıyla bugün aynı soru sorulsa itiraf etmeliyim ki ne yazık ki daha kaygılı olur cevabım, daha gölgeli.

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey bizzat zihniyetlerimizi dönüştürebilmek, zihinlerimizdeki kemikleşmiş önyargıların ve genellemelerin ibresini sıfırlamak. "2007'de yapılacak işler listemiz"in başında dört temel madde var: Bir: Kendi doğrularımızdan az biraz kuşku duymak. İki: Bizden farklı olandan ya da farklı görünenden korkmamak-öteki korkusunu aşmak. Üç: Farklılıklarla barışmak. Dört: Kendi zenginliklerimize, kendimize itimat etmeyi öğrenmek. Kısacası özgüven!

Ah bir kendi doğrularımızdan bu kadar emin olmasak. Az biraz "kuşku" ve "merak" duyabilsek. Özgür düşüncenin iki temel ayağını hatırlasak. Kuşku duymak kendi bildiklerimizden, hani şu çok emin olduğumuz verilerden. Şu şu bilgilere haizim; ama nasıl, nereden?.. Okullarda mı okudum, televizyondan mı işittim, yoksa bana söylenen her şeyi sorgusuz sualsiz kapsül kapsül yutmakla mı yetindim?.. Sorgulamak kendimizi. Ve merak etmek. Geçmişi merak etmek mesela, tarih bilincine sahip olmak. 2007'de Türkiye biraz daha hafıza kazansa keşke. Sıkılsa bir amnezi toplumu olmaktan, daha çok ihtiyaç duysa bir toplumsal hafızaya, merak etse toplumsal ve kültürel ve mikro tarihlerini, daha çok okusa, daha çok araştırsa.

"Farklılık": Cumhuriyet erken dönemin temel söylemi ve ilkesi "sınıfsız, imtiyazsız" homojen bir toplum idi. O dönemin şartlarında son derece anlaşılabilir olan bu söylem artık geçerliliğini korumamakta. Sınıfları, imtiyazları, kendi içinde gani gani farklılıkları olan bir toplum Türkiye. Etnik ve kültürel ve ideolojik farklıkları barındıran çok katmanlı bir yapı. Ve bu sanılanın aksine, kötü bir şey değil. Tam tersine, tüm bu farklılıklar birer zenginlik ve yaratıcılık kaynağı, eğer demokratik bir ortamda yaşamalarına izin verilirse. Bir barışsak keşke 2007'de kendi içsel farklılıklarımızla ve kozmopolitlikle. Bastırmaya kalkmasak her farklı olanı. Cadı avına çıkar gibi avlamaya kalkmasak farklı olanları, azınlıkta olanları...

"Özgüven": 2007'de Türkiye daha az korksa iç ve dış mihraklardan. Daha az korku politikası üretse. Anlasa ki korku politikaları uzun vadede sadece zenofobiyi (yabancı düşmanlığı) ve aşırı uçları körükler. Anlasa ki insan bilmediğinden korkar, korktuğunu öteler, ötelediğini ötekileştirir. Ne Avrupa Birliği süreci ne bölgesel barış, ne içerdeki türban tartışmaları ne ordu-siyasetçi arasındaki güç dengeleri... Hiçbir şey "zihinsel devrim" kadar başat değil.

Önümüzde gergin bir dönem var. Şu anda herkesin ihtiyacı olan şey sükunet iksiri içmek. Kahvaltıdan sonra bir kaşık. Sakin ve mütevazı ve barışçıl olmak zorunda bu toplumun her kesimi. Ve unutmamak şu basit gerçeği: Bu memleket hepimizin. Eğer bu toplumun iyiliğini, gelecek kuşakların selametini istiyorsak demokrasiye inanmalı ve kutuplaşmaktan, hamasetten, husumetten kaçınmak zorundayız.

Elif Safak 1 Mayis 2007