Pazar, Nisan 29, 2007

Bir 29 Nisan daha...

Cuma gecesi Cem Yilmaz'in "Hokkabaz" filmi DC film festivali kapsaminda evimin cok yakinindaki sinemada gosterildi. Filmi cok begendim. Klasik bir CY filmi olmamasiydi en cok begendigim yani. Gora gibi her karakteri karikaturist'in elinden cikma degil, aksine yasamda her an rastlayabilecegimiz tiplerdi filmdekiler. Hayatin zorluklari, guzellikleri, safliklarina dair, insan iliskilerine dair, sicacik, kah neseli kah huzunlu bir filmdi. Cem Yilmaz film boyunca sinemadaydi, hem filmin basinda hem de sonunda konusma yapti. Kendisiyle tanistim. Bogazicili olma sohbeti yapildi biraz, biraz da onun artik DC'de bir stand-up show yapmasinin zamaninin geldigi. Keyifli bir aksamdi.

Cumartesi cok gec uyandim ve iki rafadan yumurtali klasik bir Turk kahvaltisindan sonra gazetelerimi okuyup, uzaktaki sevdiklerimle konustum. Yediklerimi biraz sindirince kalkip yogaya gittim ve bir suru toksin attim. Guzel bir dus alip, hazirlanip, arkadasimin esinin dogumgunu partisine gittim.

Pazar, yani bugun, benim dogumgunum. 31 sene once bugun dogmusum. Ne garip!! 31 sene olmus ben bugune gelinceye, butun ergenlik krizlerimi atlatincaya, okullarimi bitirinceye, universiteleri gecinceye, kitalar asincaya, yeni yeni bir suru yerler kesfedip bir suru insanlar taniyincaya, ailemi cok uzaklarda birakincaya kadar...31 yasim kutlu olsun!

Cuma, Nisan 27, 2007

ÇALIŞMAK VE SEVİŞMEK

Pek yakında onbeşine basacak olan büyük oğlum geçen sabah;

-Baba, hayatta en önemli şey kadın galiba, diyordu.
-Galiba ne demek, elbette kadındır, dedim.

Kadınsızlığın ne olduğunu, üşüyen bir kedi gibi, bir kadın sıcaklığı özlemiyle büyük şehirlerde tek başına yaşayan erkekler bilir. Ne Haliç'in gurubu, ne Marmara'nın sisleri, ne Kozyatağı'nın toprak yolları, ne lokantadaki şarap, ne radyodaki müzik bir kadınla paylaşılmıyorsa bir hatıra güzelliğiyle hafızada yerleşmez.

Bir koltuğa oturunca etekliğinin altından diz kapaklarının yuvarlaklığını göstererek uzanan bacaklar...Her gülüşte ışıklanan dişler...Dalgalanan saç, işveyle kalkan omuz, ceylan esnekliğindeki bel, ilkiyle milyonuncusu arasında aynı lezzeti taşıyan, yarım kapalı gözlerle dudaktan öpüşmesi...Cam üstünde kayan şurup damlası gibi dudaktan boyuna kayan erkek dudakları...Kadın da hayatın en önemli şeyi değilse, önemlilik sözcüğü anlamsız kalır hayatta...

Ne çare ki kadın da, erkek de bu kadar tatlı, bu kadar vazgeçilmez bir hikayeyi karşılıklı rezil etmişler ve karşılıklı birbirlerini mutsuzluğa mahkum etmişlerdir.
Kaç kadın vardır ki bütün alımlılığı, zekası ve yüreği ve insanlığıyla kadındır? Ve kaç erkek vardır ki aşkı, mülkiyetin ötesinde bulacak kadar budalalık tavanlarının üzerine çıkabilmiştir?
Sevmediğin erkek ve sevmediğin kadınla, -karın doyurmak için sevmediğin yemeği yemek gibi- sevişmek, hızlı çıkılmış bir merdiven solumasından başka birşey değildir. Ve merdiven bitince, insan o kadar yabancılaşır ki birbirine, içine adeta bir sıkıntı ve bunalma çöker.
Ama aşk, gerçek aşk, gerçek aşkın sevişmesi...

Pek az insana nasip olacak kadar, bütün insanlığın ömürler boyu aranıp taranıp da kolay kolay bir türlü bulamadığı, tek ve mutlak mutluluktur bu dünyada.

Bu kadar aradıkları halde neden bulamazlar bu mutluluğu insanlar? Evlenme yükünün hantal ağırlıkları; mutlulukları kıskananların mutluluklara engel olmak için yaptıkları baskılar; kadınların aşkın tadını çıkaracaklarına, aşıklarının canını çıkarmaya kalkacak kadar karşı cinse ezik ve hınçlı olmaları; erkeklerin kadınları eşitlik dışı görecek kadar basit ve ilkel kalmış bulunmaları...Binbir türlü saçma sapan pislik asidi ki, içinde mutluluk şekillenmeden erir kaybolur. Bu arada toplumu ödemeden, gerçek bir özgürlüğün zaferini iktisaden sağlamadan, aşkı geçinme vasıta etmeye kalkan bedavacılar da büsbütün sulandırırlar, berbat ederler bu harikulade muhteşem beraberliği...

Bütün sistemler, doktrinler, ciltler, tezler, eserler, bu beraberliği bütün insanlara en sağlam şekilde vermek içindir aslında...
Kimi:
-Zengin olursan her sevdiğini kolayca yanında bulursun, zengin olmaya bak, der.
Kimi:
-Mutluluğu sadece zengin olanlara değil, bütün insanlara mal etmek için bunu zenginlerin hegemonyasından kurtarmak gerekmektedir, der;
Kimi:
-Zengini, fakiri, başkasını ve başkalarını, söyleneni, söyleneceği düşünmeden; kimi seviyorsan oluver onunla, oyalanmaya vakit yoktur hayatta, der.
Ve kimi zengin olmaya kalkar; kimi bütün insanlığı mutluluğa eriştirmek için savaşır; kimi de boşverir herşeye, ne olursa olsun, sevişir sevdiğiyle...
Daha doğrusu sonuncular buna kararlıdırlar da bir türlü kararlarını tatbik edecek ortamı ve fırsatı bulamazlar. Zenginlerin ise çokçası, tam aradığını bulmadan, bir doyup takınırvermişlik vardır içlerinde. Sahte nezaket ve suni heyecanlarla, bunu yutmuş görünen kadınların bir garip oyunudur onlarınki...O çevreden de pek az çıkar gerçek aşk.
Onun için bütün insanlığı bu mutluluğa eriştirmek için savaşanlar haklıdırlar. Çare olarak da:
-Sevişmeyi geçinmeye ve mecburiyete köle etmekten kaçının, geçinmek için çalışın ve aşk için sevişin, derler.

Mutluluğun tılsımı da, sevdiğin işte doya doya çalışmak ve sevdiğinle doya doya sevişmektedir çünkü...

Çetin ALTAN

Çarşamba, Nisan 25, 2007

You are sacred. Wake up!!

"the body is a sacred garment.
it's your first and last garment;
it is what you enter life in
and what you depart life with,
and it should be treated with honor."
~ martha graham

Cumartesi, Nisan 21, 2007

Hasan Cemal'in bugunku yazisi

Bak kardeşim!


Bak kardeşim; Bu ülke eğer laik ve demokratik bir ülkeyse, kimse kimsenin inancına karışamaz. İsteyen Müslüman, isteyen Hıristiyan, isteyen Musevi, isteyen ne olursa olur. Herkesin inancı ya da inançsızlığı kendinedir.
Kimse kimseye karışamaz.
Kimi Muhammed'in, kimi İsa'nın, kimi Musa'nın yolunda gider. İnancını serbestçe öğrenir ve yaşar. İnancını öğrenmek ve yaşamakla yetinmez, isterse de yayar.
Din özgürlüğü budur.
Vicdan özgürlüğü budur.
Anayasalarda, yasalarda, insan haklarıyla ilgili metinlerde geçen din ve vicdan özgürlüğü olmadan laiklik de olmaz, demokrasi de olmaz.

Bak kardeşim;
Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları yalnız Müslümanlardan ve Türklerden oluşmuyor. Hıristiyanlar da var Türk vatandaşı olan; onların içinde Katolikler de, Protestanlar da, Ortodokslar da var. Musevi vatandaşlarımız da var.
Vatandaşlarımız arasında Ermeni de var, Rum da, Yahudi de var. Kürt de, Arap da, Arnavut da, Gürcü de, Laz da, Çerkez de, Çeçen de, Boşnak da var.
Daha da sayabilirsin.
Ve bunları saymaktan rahatsız olma sakın. Hepimiz farklı köklerden geliyoruz. Bütün bunlar üstünde yaşadığımız toprakların zenginliğidir, rengidir.
Sakın korkma, ürkme bundan.

Bak kardeşim;
Bütün bu farklılıklar, bu toprakları zenginleştirdiği kadar dinamik de kılar. Aynı çatı altında kardeşçe yaşamayı öğrendikçe, hoşgörüden nasibimizi daha çok aldıkça, farklılıklara tahammülü içimize sindirdikçe önümüz açılır. Barış ve huzuru yakalayan bir Türkiye'de mutlu yaşamanın yollarında yürürüz.
Zaten tersi mümkün değildir.
Unutma bunu.
Birbirimizi tüketerek bir yere gidemeyiz. Avrupa'ya bak bu pencereden. Yaşlı kıtada din savaşları yaşanmıştı bir tarihte. İnsanlar birbirlerini inançları yüzünden kesmişlerdi. Protestan diye, Katolik diye katletmişlerdi.
Cadı avları yaşanmıştı.
Kiliseye karşı diye, meydanlarda diri diri yakılmıştı insanlar... Sonra kırımlar, soykırımlar çıktı tarih sahnesine... Gazodaları'nda, Gulaglar'da, Ölüm Tarlaları'nda insanoğluna cehennemler yaratıldı.

Bak kardeşim;
Acılar saymakla bitmez.
Acılar anlatmakla bitmez.
Zamanla anlaşıldı ki, insanlar birbirlerini katlederek tüketemezler; eziyet ederek birbirlerini boyunduruk altına alamazlar; zulmederek birbirlerine hükmedemezler.
Zor oldu bu gerçeği öğrenmek.
İnsanoğlu bunun için oluk gibi kan ve gözyaşı akıttı. Ve sonunda anladı ki demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, insan haklarından başka çare yoktur. İnsanlığın bir bölümü barış ve demokrasi yolundan uygarlığı ve refahı yakaladı, ancak lanet olası bedeller ödeyerek...

Bak kardeşim;
Demokrasi ipine sarılmaktan başka çaremiz yok. Bu ülkenin vatandaşı yalnız Müslüman, yalnız Türk olmak zorunda değildir. Laik demokratik cumhuriyet düzeninde böyle bir dayatma yoktur olamaz.
İsteyen Hıristiyan olur; İsa'ya inanır; bu inancını yaşar; inancını serbestçe yayabilir, İncil dağıtarak...
Kısacası:
Misyonerlik suç değildir.
Örneğin, Almanya'da yaşayan Müslümanlar nasıl kendi camilerini kurabiliyorlarsa, nasıl kendi inançlarını serbestçe yaşayabiliyor, Kuran dağıtarak yayabiliyorlarsa, bu özgürlük bizim ülkemizde de yasaların güvencesi altındadır, öyle olmak zorundadır da.

Bak kardeşim;
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir kişi, İsa'nın ya da Musa'nın yolundan gidiyor diye baskı altına alınamaz. Kimsenin o vatandaşa inancından dolayı baskı yapmaya hakkı yoktur. Böyle bir baskı yapmaya kalkışan devleti karşısında bulur, bulmalıdır da.
Hıristiyan düşmanlığı da, Yahudi düşmanlığı da, Rum ya da Ermeni düşmanlığı da, her türlü yabancı düşmanlığı da bu ülkede devleti karşısında bulmalıdır.
Demokrasi ancak böyle olur.
Hukuk düzeni ancak böyle kurulur.

Bak kardeşim;
Malatya'da yaşanan son vahşeti iyi düşün. Bu karanlığı Türkiye yırtmak zorunda. Başka türlü demokrasi ve barışı yaşayan uygar bir ülke haline gelemeyiz.
Yazık değil mi bize?
Malatya'daki o barbarlığı yapanlar, ilk ifadelerinde yine "milli hisler ve dini duygular"dan dem vurmuşlar.
Yine o malum kafa...
Ve zihniyet iklimi...
Tıpkı Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinde olduğu gibi... Her taşın altında düşman, vatan haini bulan, böylece yabancı düşmanlarını, vatansever katilleri sahneye çıkartan zihniyet ikliminden kurtulmak zorundayız. Bu zihniyette olanlara dünyayı dar etmek hepimiz için -devlet için ya da üniversite ve medya için- öncelikli görev olmalı.

Bak kardeşim;
Demokrasinin ipine sarılmadan, hukukun üstünlüğünü savunmadan, bir toplumda barış ve huzur olmaz. Tarihin kanla yazılmış kepaze sayfaları ya da tarihin eli bu gerçeğe işaret ediyor.
Kardeşçe yaşamanın başka yolu yok, bulunamadı bugüne kadar da...


Lütfen, bu gerçeği bir kez daha düşünmeye çalış.

Pazar, Nisan 15, 2007

Cumartesi, Nisan 14, 2007

A Farewell Letter


If for a moment God would forget that I am a rag doll and give me a scrap of life, possibly I would not say everything that I think, but I would definitely think everything that I say.

I would value things not for how much they are worth but rather for what they mean.

I would sleep little, dream more. I know that for each minute that we close our eyes we lose sixty seconds of light.

I would walk when the others loiter; I would awaken when the others sleep.

I would listen when the others speak, and how I would enjoy a good chocolate ice cream.

If God would bestow on me a scrap of life, I would dress simply, I would throw myself flat under the sun, exposing not only my body but also my soul.

My God, if I had a heart, I would write my hatred on ice and wait for the sun to come out. With a dream of Van Gogh I would paint on the stars a poem by Benedetti, and a song by Serrat would be my serenade to the moon.

With my tears I would water the roses, to feel the pain of their thorns and the incarnated kiss of their petals...My God, if I only had a scrap of life...

I wouldn't let a single day go by without saying to people I love, that I love them.

I would convince each woman or man that they are my favourites and I would live in love with love.

I would prove to the men how mistaken they are in thinking that they no longer fall in love when they grow old--not knowing that they grow old when they stop falling in love. To a child I would give wings, but I would let him learn how to fly by himself. To the old I would teach that death comes not with old age but with forgetting. I have learned so much from you men....

I have learned that everybody wants to live at the top of the mountain without realizing that true happiness lies in the way we climb the slope.

I have learned that when a newborn first squeezes his father's finger in his tiny fist, he has caught him forever.

I have learned that a man only has the right to look down on another man when it is to help him to stand up. I have learned so many things from you, but in the end most of it will be no use because when they put me inside that suitcase, unfortunately I will be dying.

Gabriel Garcia Marquez

Cuma, Nisan 13, 2007

Tehlikeli kutuplasma!

Turkiye'de cumhurbaskanligi secimleri etrafinda yogunlasan kampanya cok cirkin ve de korkutucu. Bana ABD'de 11 eylul'den sonra George Amcamizin yarattigi ve cok buyuk tehlikelere yol acmis ve hala da acmakta olan "ya bizlesiniz, ya da bizden degil" soylemini hatirlatiyor. Yani ya siyah ya beyaz, gri olmaya hakkin yok! Griysen yasama hakkin bile yok. 14 Nisan'daki miting canlari kimin icin caliyor? O mitinge katilacak kac kisi ne yaptiginin gercekten farkinda? Bugun bir arkadasimin bloguna koydugu alinti sayesinde okudugum cok guzel bir yazinin ben de burada linkini veriyorum. Ismi "Turklere karsi Turkler." Sorun burada aslinda. Ne demisler: "Bir Turk dunyaya bedel, iki Turk dunyayi birbirine zindan eder."

Ayrica Almet Altan'in bu konuyla ilgili yazisi da okumaya deger. Okumaya ve ders almaya! Tabi ders alabilene~

"Zavallı darbeciler…

Bir vakitler, devlete yaklaşık 25 milyar dolarlık bir gelir sağlayacak olan Orman Yasası’nı, cumhurbaşkanının, böyle bir gelirle daha da canlanacak ekonominin hükümete siyasi bir prim kazandırmasını istemediği için veto ettiği söylenmişti.
İnanılması zor bir iddia.
Bir cumhurbaşkanının sadece kızdığı hükümet başarılı görünmesin diye büyük bir geliri engellemesi çok rastlanır bir durum değil.
Ama bunun ve bu tür iddiaların bir dayanağı var elbette.
Dünyanın her tarafında ekonomiyi iyi götüren bir hükümeti yıkmak zordur.
Ne darbeyle ne de darbesiz yıkamazsınız.
Eh, AKP de ekonomiyi iyi götürüyor.
Kimse nasıl olduğunu anlamıyor ama cari açığa, işsizliğe, yoksulluğa rağmen Türkiye’nin ekonomik rakamları beş yıl öncesinden çok daha iyi durumda.
İhracat rekorlar kırıyor.
Enflasyon düştü.
Yabancı yatırımlar patladı.
Özelleştirme hızlandı.
Hatta rakamlara göre gelir dağılımındaki adaletsizlikte bile, bir nebze de olsa, bir iyileşme gözüküyor.
Ama “darbe yapalım” diye tutturan zavallı generallerin de, Çankaya savaşlarında ne olursa olsun AKP’nin yolunu kesmek isteyenlerin de, “şeriat gelecek” naralarıyla orduyu göreve davet edenlerin de asıl talihsizliği, “şu parti ya da şu lider ekonomiyi AKP’den daha iyi götürür” diye bir aday ortaya çıkaramamaları.
Deniz Baykal’ın ekonomiyi daha iyi rakamlara taşıyacağına inanan herhangi bir insana, böyle bir iddiayı dile getiren bir yazıya da bugüne dek rastlamadım.
Zaten ekonomi, ülkenin zenginliği, halkın refahı gibi konular konuşulmuyor bile.
Çünkü yaşadığımız gerginliğin asıl nedeni “ülkeyi daha zenginleştirecek ve daha özgürleştirecek” yöntemler arasındaki çekişme değil.
Ankara’daki bir grup üniformalı ve üniformasız bürokratın çok alıştıkları iktidarı kaybetme korkusu yaratıyor bu kavga ortamını.

Bu adamlar ekonomiyi halkı ikna edecek bir biçimde eleştiremiyorlar.
Daha iyi bir ekonomi için ortaya bir plan, bir proje koyamıyorlar.
Bu yüzden de muhalefetlerini, “şeriat geliyor,” “cumhuriyet tehlikede” gibi afaki, halka hiç de inandırıcı gelmeyen temeller üzerine kurmak zorunda kalıyorlar.
Bunun da ciddi bir yankısı olmuyor.
Peki, bu insanların böylesine yıkmak istedikleri AKP iktidarının gerçekten eleştirilecek bir yanı yok mu ki kavgayı saçma sapan “şeriat gelecek” lafına sıkıştırmaktan bir türlü kurtulamıyorlar?
Zaten AKP karşıtı olanların zavallılığı da bu sorunun cevabında yatıyor.
Onlar AKP’nin eleştirilecek yanlarını eleştiremiyorlar.
Çünkü AKP’nin bütün hatalarını onlar da benimsiyorlar, o hatalar onlara “hata” gibi gözükmüyor.
Şemdinli rezaletini, Van savcısının görevden alınmasını, 301. maddeyi, Adalet Bakanı’nın hukuku zedeleyen çıkışlarını, Avrupa Birliği konusunda ayak sürümesini, Kürt sorununda ciddi açılımlar getirememesini, üniversitedeki aksaklıkları düzeltmeye yanaşmamasını, Seçim Yasasını değiştirmemesini eleştiremiyorlar.
Eleştiremiyorlar çünkü bu hataları destekliyorlar, kendileri iktidara gelirse daha da beterini yapmak istiyorlar.

AKP’nin ciddi hatalarını eleştiremeden, ekonomideki başarısını çürütemeden, halka inandırıcı gelecek yeni bir ekonomi programı oluşturamadan sadece “şeriat gelecek” laflarıyla gerginlik yaratıyorlar.
Halk da onların “daha iyi bir Türkiye” için değil şu anda sahip oldukları gizli iktidarı kaybetmemek için ülkeyi gerginliğe sürüklediğini seziyor.
Bu nedenle de bunlara yüz vermiyor.
Bugünkü şartlarda AKP’nin “sağında” kalanların, bütün o darbecilerin, gittikçe daha fazla MHP’lileşen CHP’nin bir iktidar şansı bulunmuyor.
Böyle bir ihtimali kendileri bile dile getirmiyor.
AKP’yi gerçekten sarsacak olan, ilerici, özgürlükçü, halkların birliğine inanan, dünyalaşmadan yana bir muhalefet.
O da şimdilik burada yok.
Zaten o yüzden biz “tartışmalara” değil yalnızca “kavgalara, gerginliklere, darbe heveslerine” rastlıyoruz.
Ne kadar gerginlik yaratırlarsa yaratsınlar, ne kadar adam vurdururlarsa vurdursunlar, ne kadar kavga çıkartırlarsa çıkartsınlar, ne kadar hukuku zorlarlarsa zorlasınlar AKP’yi yıkamayacaklar.
Bu ekonomik rakamlarla “sağcıların” AKP karşısında hiçbir şansı yok.
Biraz daha gürültü çıkarıp yorulacaklar.
Türkiye’nin siyasetini ve iktidarını değiştirecek olan ilericilerdir.
Ya yeni ve ilerici bir parti çıkacak.
Ya da bir mucize gerçekleşecek ve AKP zihniyetini değiştirip hukukta da “ilerici” bir parti olacak.
İkisi de Türkiye için ümit ve atılım anlamına gelir.
Ve, burada “darbeciliği” de, “hamaset ticaretini” de, “kavga tacirliğini” de sonsuza dek bitirir."
9 Nisan 2007, Pazartesi

Pazartesi, Nisan 09, 2007

Bugun...


Bir yasli kadinin ellerinde gordum gencligimi
Onun burusmus ellerinde gordum tenimin diriligini
Konusmasindaki kirilganlikta farkettim, sesimdeki canliligi
Usul, yavas, dikkatli hareketlerinde kendi ceviklik ve dincligimi
Yuzunun derinlesmis, belli ki cok seylere tanik olmus kirisikliklarinda
yuzumun parlaklik ve cizgisizligini,
Ve goreceli olarak ne kadar genc oldugumu gordum
Otobusteki yasli kadin aynasinda bugun.
Merak ettim acaba ruhunun aynasinda gorebilseydim kendimi neler soylerdi bana diye...

ps. Bu resmi, Aralik 2005'de, portakal agaclariyla dolu Sevilla'da cekmistim.

Perşembe, Nisan 05, 2007

Kuresel isinma ve bir turlu gecmeyen grip

Beni gercekten bu havalar mahvetti ama Orhan Veli'nin kastettigi sekilde degil. Bu aralar DC'de hava sicakligi anormal inisler ve cikislar gosteriyor. Iki uc gun 80 F derecelerinde ve gayet ilik, ondan sonra tekrar bir 'dip' yapip bu defa 40 F derecelere iniyor. Bu sebeple gecen hafta yakalanmis oldugum cok agir grip hala bugunlerde etkisini yavas yavas da olsa surdurmekte. Ne giyecegimi ve ne yiyecegimi sasirdim valla. Havalar sicak, acilip saciliyorum. Mini etek, topuklu ayakkabilarimi giyiyorum. Canim fena halde dondurma istiyor, soguk icecekler cekiyor. Sokaklarda geziyor, tozuyor, gunesten yaniyorum bile. Iki ertesi gun, kafamda berem, boynumda kaskolum, ve uzun kulotlu coraplarimla disarida donuyorum adeta. Bu defa da "oh, keske soyle sicacik bir mercimek corbasi olsa, yanina da guzel multigrain tazecik ekmek, uzerine tahin pekmez de ne guzel gider" diyorum. Ben anlamiyorum bu havalari. Kuresel isinma boyle oluyor demek ki. Yilin 9 ayi karlar altinda olan Nova Scotia'da bile artik sayili kar gunleri yasaniyor ve elalem artik snowshoe almaktan vazgeciyor, hatta o gunleri, benim memleketimde nasil bir zamanlar "ah ah Karsiyaka'da denize girer, balik tutardik" diye aniyorlarsa, onlar da "ah ah bir zamanlar oyle cok kar yagardi ki snowshoe'lari ayaklarimizdan cikarmazdik" diye yad ediyorlar. Allah'im bizi nasil zamanlar bekliyor!! Babaannem derdi ki "bir devirde zina ile bina cogaldi mi o zaman bilin ki kiyamet gelmistir." Ne kadar hakli ciktin babaannecim, binalar da zinalar da cogaldi. Zina'larin kuresel isinmaya etkisi ne olur bilmem ama (vucut sicakliklarinin artmasi ile atmosferin sicakliginin artmasi arasinda nasil bir iliski kurulabilir acaba:-)) binalarin artmasinin, yani bizim deyimle endustrilesmenin etkisi yadsinamaz.

Pazar, Nisan 01, 2007

Bookoholic


I think I am a bookoholic! Wherever I go, I feel like 'naked' if I do not carry a book or something to read. I love reading and the way it makes me think, focus and learn which is a never-ending process! I also love spending time and lots of $$$$$ at bookstores and rarely leave a bookstore unladen with books. Here are the ones I have compiled at my shelves after my recent visit to Barnes & Nobles.