Salı, Aralık 26, 2006

Noel Yemekleri

Malum, Hiristiyan dunyasinin en ozel bayrami olan Noel gectigimiz iki gun boyunca tum dunyada kutlandi. Yabanci bir aileye konuk oluncaya kadar, Noel benim icin cok siradan olan, hatta noel susleri ve televizyondaki noel filmleri disinda hic ilgimi cekmeyen siradan bir olay iken, simdi burada yasadigim ve tanik oldugum noel kutlamalari sayesinde birdenbire cok ozel ve de hummali bir kutlama haline donustu. Noel aslinda kutlayanlar icin cok ozel ve de tum aileyi kapsayan torenmis, onu anladim. Ayrica:

Noel agaci mutlaka her evde bulunur ve cok sasali bir sekilde dekore edilirmis...

Sadece noel agaci degil, evin pencereleri, kapilari, bahcesi, kisacasi tum dis cephesi, bizim genelde pavyon ya da dimtisli gazinolar disinda pek rastlamadigimiz neon tarzi binbir renkli isiklarla dekore edilirmis, hatta bu, komsular arasinda bir nevi "kimin evi daha cok isikli ve isa temalariyla dolu" diye cekismeye donusurmus...

Noel'deki menu, Sukran gunu menusunun degisik ama yine de oldukca benzer bir versiyonuymus...(Hindi, hindi sosu, hindi harci, patates puresi, tatli cranberry sosu, pancar, salgam, tursu, ekmek, tereyagi, elmali paylar, duruma gore cheesecake, cay ve kahve)

Noel'de aileler mutlaka bir araya gelirmis ve yuzlerce!!! hediye verilirmis. Hem Noel sabahi buyukleri ziyaret etmek ve hediyeler vermek hem de buyuk kutlama yemegi sirasinda hediye degis tokusu yapmak gerekirmis...

Her gidilen eve ufak da olsa bir hediye ya da kart goturmek gerekirmis...

Tabaktaki yemeklerin mutlaka yenmesi gerekirmis...

Noel yemegi sonrasi, biz de "yedi kacti" diye tabir edilen durum burada aslinda normal karsilanirmis, hatta ev sahibi yemek sonrasi hemen gitmenizi beklermis...

Biz de bu Noel iki buyuk yemege katildik. Dun Kendall'in teyzesinin evinde bugun de kizkardesinin evindeydik. Iki gundur hindi yemekten icimiz disimiz hindi oldu. Artik bir dahaki seneye kadar beyaz et goresim yok vallaha!!BITTI.

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Keyifli ve CILGIN bir haftasonu

Bir haftasonu daha gecti. Bu haftasonunu digerlerinden ayri kilan benim hayatimda onemli yeri olan bir dostumla dun uzun uzun sohbet etme firsatimin olmus olmasiydi. Hayata dair, kendimize dair pek cok seyi sicacik bir cay esliginde konusmak ve paylasmak cok guzeldi. Gozyaslari, anilar, gulumsemeler, hayal kirikliklari, itiraflar ile orulu bir sohbet oldu ikimiz icin de. Bir suru de kitap alma firsati dogdu benim icin. Ne zamandir Kabalah ogretisi ile ilgili birseyler okumak istiyordum. Annemin de dun tesadufen ablamin kitapliginda gozune ilisen "Tanri'nin 72 Adi" adli kitaptan soz etmesi benim icin bir tesvik oldu. Bu kitapla beraber meditasyon ile ilgili 3 ayri kitap daha ve Buddha Bar lounge CD'si aldim. Yani yeni yila girerken ruhum ve zihnim icin beni bir sure idare edecek 'gida' alisverisimi de bu vesile ile yapmis oldum.

Cumartesi gecesi ise uzun zamandir yapmamis oldugum ve eger eslik eden kafa dengim insanlar yoksa da yapmaktan kacindigim bir seyi yaptim: Gece dansa gidip, sabaha karsi gelmek...Cumartesi gecesi Corcoran Gallery of Art'da Japon arkadasimin calistigi avukatlik firmasinin verdigi Christmas partisine katildiktan sonra, saat 22 civari Arjantinlilerin duzenledigi bir partiye gittik. Yeni yuzlerle tanismak ve Arjantin muzikleriyle dansetmek cok keyifliydi. Gittigimiz yeri de cok begendim ve neden bu zamana kadar da kesfetmedim diye de hayiflandim. Sabaha karsi 3 civari eve gelip, 4 gibi de yattim. Hala yorgunum. Ne diyelim! Her guzel seyin bir bedeli var.

Pazar, Aralık 10, 2006

Noel yaklasiyor...

Burada Sukran Gunu'nden bu yana her gun radyolarda bikmadan usanmadan dinledigimiz Noel muzikleri, her yanda ve yonde gordugumuz isikli agaclar, rengarenk dekorasyonlar ve abartili susler, alisveris merkezlerinde cocuklarla fotograf cektiren cesitli buyuklukte ve yastaki :-) noel babalar sebebiyle ben de fena halde Noel ve yeni yil havasina girmis durumdayim. Bugun belki yuzuncu defadir dinledigim bu sarkinin sozlerine ilk defa kulak kabartinca bayagi hosuma gitti. Bu ya mevsimlik 'yeni yil' modumdan ya da sanirim asik oldugumdan! Iste sarkinin sozleri:


Let it Snow

Oh the weather outside is frightful
But the fire is so delightful
And since we've no place to go
Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!
It doesn't show signs of stopping
And I've bought some corn for popping
The lights are turned way down low
Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!
When we finally kiss goodnight
How I'll hate going out in the storm!
But if you'll really hold me tight
All the way home I'll be warm
The fire is slowly dying
And, my dear, we're still goodbying
But as long as you love me so
Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!

Love One Another

Love one another, but make not a bond of love.
Let it rather be a moving sea between the shores of your souls.
Fill each other's cup, but drink not from one cup.
Give one another of your bread, but eat not from the same loaf.
Sing and dance together and be joyous, but let each one of you be alone.
Even as the strings of a lute are alone though they quiver with the same music.
Give your hearts, but not into each other's keeping.
For only the hand of life can contain your hearts.
And stand together, yet not too near together.
For the pillars of the temple stand apart.
And the oak tree and the cypress grow not in each other's shadow.

Khalil Gibran

Cuma, Aralık 08, 2006

Bizi, digerlerine anlatan yazarimiz

Hurriyet gazetesi, sevdigim ve takdir ettigim Orhan Pamuk'un nobel konusmasinin tum metnini bugun yayinlamis. Usenmedim ve cok dikkatli bir sekilde, ozumseyerek hazirladigi konusmayi bastan sona kadar okudum. O kadar cok begendigim satirlar oldu ki dayanamadim ve okumaya usenecek olanlar ile de paylasmak isterim. Ama ben derim ki siz zamaninizi verin ve tum metni dikkatlice okuyun. Gormesini bilenler icin buyuk dersler ve ongoruler iceren bir yazi. Tekrardan tebrikler Sayin Pamuk, Turkiye'yi ve Turkleri duymamis, tanimamis diger insanlara ve kulturlere bizi anlattiginiz icin, emekleriniz, buyuk sabriniz ve yasadiginiz tum akil karisikliklari icin.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/5573561_p.asp

Iste "Babamin Bavulu" ndan alintilar:

"İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde "eksik" bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul'un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi."

"Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu "merkezde olmama" duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım......Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı."

"O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime "mutluluk nedir?" diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu?Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu?"

"Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir."

"Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum."

"Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul'da, Türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum."

Perşembe, Aralık 07, 2006

Turkiye'nin limanlari konusunda yukselen homurtular...

Bugun herkes Turkiye'nin bir liman ve havaalanini 'karsiliksiz' olarak Kibrisli Rumlara acma teklifini konusuyor. Bu konu, Washington'un gundemine de, Avrupa ve Turkiye'deki kadar olmasa da, simdiden girmis durumda ve Avrupalilarin ne yapacagi merakla bekleniyor. Bu arada da bu teklifin detaylari, diplomasi acisindan dogru bir adim olup olmadigi, zamanlamasi vesaire konusunda da agzi olan herkes konusuyor. Her konuda oldugu gibi politika konularinda da bos konusan ve akademisyen, politikaci, gazeteci olarak televizyonlarda basgosteren cok sayida sozum ona 'uzmanlar' simdiden ortaligi velveleye vermis durumda bile.

Bir kere Turkiye limanlarini sartsiz olarak AB'ye acmayi teklif etmis degil. Yani ilk etapta iyi niyetinin gostergesi olarak karsi taraftan bir adim beklemeden acmayi oneriyor ancak 12 ay gibi bir sure icerisinde de AB'den jest olarak, Kibrisli Rumlara, Ercan havalanini ve Maras limanini uluslarasi ticarete acmalari icin baski kurmalarini ve hatta actirmalarini bekliyor. Simdi tabi Turkiye'nin teklifinin detaylari henuz basina tam olarak yansimadigi icin bir suru kara delikleri olan bir plan olarak karsimizda duruyor. Yani limanlarini diyelim ki onumuzdeki aydan itibaren Kibrisli Rumlara acmis olan Turkiye, eger 12 ay icerisinde AB'den bunun karsiliginda iyi niyet adimi gormezse ve ozellikle anlasmanin icine koydugu Maras ve Ercan havaalani konusunda somut adimlarin atilmamasi ile karsilasirsa ne yapacak? Turkiye 'size verdigimiz sure doldu, hadi eyvallah, ben limanimi ve havalanimi yeniden kapatiyorum' mu diyecek? Eger boyle derse bu uluslararasi camiada Turkiye'nin imajini nasil etkileyecek ve AB-Turkiye iliskileri bu durumda ne zamandir toslatilmaya calisan trenlerin nihayet carpismasi sonucu husran ile mi sonuclanacak? Turkiye'nin boyle bir durumda B plani mi var midir? Herseyden once AB boyle bir teklifi bakalim kabul edecek mi?

Ben acikcasi AB'nin ve Rumlarin kolay kolay bu teklife evet diyeceklerini hic dusunmuyorum. Zaten simdiden Fin Disisleri Bakani Tuomioja bugun yaptigi aciklamada onerinin yeterli olmadigini bildirdi bile. Turkiye'yi habire dize getirmeye calisan AB'nin zaten bu kadar cabuk olumlu yaklasim icine girmesi beklenemezdi. Kendi anayasalarini bile henuz geciremeyen, pek cok konuda parcalanmis bu birlikte onumuzdeki gunlerde tahmin edeceginiz gibi daha cok homurtular yukselecek. Turkiye'nin bu surpriz adiminin tek olumlu yani, Ankara'nin iyi niyetini beyan etmis olmasi bence. AB'den gelecek kostek de destek de, Cumhuriyetin kurulmasindan bu yana suregelen Bati Medeniyetine eklemlenme surecinde artik Turkiye'nin olmazsa olmazlari arasina girdigi icin simdilik sineye cekiliyor. Bakalim bu surec nereye kadar devam edecek.

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Cok soguk, birrrrr......

DC bugun o kadar soguk ki burnunuzun ucu donuyor adeta. Hele de, benim gibi, sabahin erken saatlerinde yollara koyulmussaniz daha bir iskence oluyor keskin ruzgarin teninizi yalamasi. Bu sabah, tum dokumanlarimi bir hafta onceden tamamlamis olarak, hazir ve nazir bir sekilde Kanada Buyukelciligi'ne gittim ve vize icin basvurumu yaptim. 2 saat kadar, bekleme salonunda tamami Hindistanli olan buyukce bir kalabalik ve su yasima kadar gordugum en yaramaz ve en huysuz olan Hintli bir erkek cocukla ve saga sola gulucuk dagitip hicbir sey olmamis gibi davranan annesiyle beraber bekledikten sonra, suratsiz gorevli tarafindan ogleden sonra 3'te gelip pasaportumu ve vizemi alacagim soylendi. Tabi cok sevindim. Cunku malum 11 Eylul'den sonra her elcilik vize islemlerini adeta bir Cin iskencesine dondurdugu ve aylarca geciktirdigi icin kocaman bir 'oh' cektim. Metroyla isyerine geldim. Gelmeden once, bugunku soguga dayanamayacagim bahanesiyle Ann Taylor'a gidip, kendime kemik rengi, icinde simleri olan bir bere, kaskol ve eldiven takimi, gecen gun raflarinda gozume ilisen ama fiyatinin pahali olmasi nedeniyle almaktan vazgectigim oldukca sik, bordo, topuklu ve cicekli ayakkabilari aldim (Ayakkabilarin fiyati dort gun icerisinde 20 dolara inmisti tabi ki!!) Sonrasinda ofise geldim. Bizde calisan stajyer arkadasimiz, benim patron ve de buyukelcilikten bir misafir ile Taberna'da guzel bir ogle yemegi yedik. Amerika'da oldugum sure boyunca ilk kez menude izgara sardalya ve limonlu andive gorunce hemen siparis verdim. Yanilmamisim, sardalyalar tek kelimeyle muhtesemdi ve benim icin bir ilkti.

Pazar, Aralık 03, 2006

Niye bir ömür esittir bir hayata?

Seneler once Milliyet gazetesinde Ece Temelturan tarafindan kaleme alinmis bir yazi. Gecen gun yine bir yerlerde bir seyler karistirken karsima cikan guzel bir surpriz...Sizinle de paylamak istedim.

Ece Temelturan
Milliyet 12 Aralik 2001

Sikici sey "birisi" olmak. Olup, hep ayni birisi olarak kalmak. Artik hep o biri gibi davranmak zorunda olmak... Bir gün istemez misin, yapip kurup durdugun bu hayati hiç beklemedikleri bir anda birakip gitmek? Bir anda baska birisi oluvermek...
Öyle pek görkemli olmasina da gerek yok hani bu yeni birisinin. Sadece
baska birisi daha olabilmek yeterince iyi. Sikilinca ondan da gitmek,
gidebilmek baska birisi olmaya dogru. Böyle gide gide hep yeni birine
sonunda hiç biri olmak; ki, bu en kalabalik halidir insanin.
***
Niye, degil mi? Niye bir ömür esittir tek bir hayata? Birkaç hayat niye sigmiyor ki bir ömre?
Barcelona'da, flamenko ayakkabilari yapan, kimselere yüz vermeyen,
mutlaka çok uzun ve gizli bir hikâyesi olan eski püskü bir kadin... Londra'da, sogukkanli bir çapkinken uzaklarda bir kadinda akli kalinca omuzlari dökülüvermis genç bir adam...
Prag'da, filtresiz sigaranin tütününü parmaginin ucuyla dilinden alan ve fena halde ask acisi çeken, gri, kürk sapkali, orta yasli bir kadin...
Petersburg'da günese bakan, gözlerini kapatinca günesi binlerce kez leke leke çogaltabildigine sasan sarisin bir çocuk...
Iskoçya'da, kayaliklara vuran üçüncü dalga yeterince yüksege çikarsa
uzak bir ülkede çok zengin olacagina inanan bir serseri...
Roma'da, sehrin ortasinda uzun çizmeleriyle gezip kuslar tutan, güzel bir kadin onu öpmezse kuslari birakmayan bir deli...
Bir yük gemisinin burnunda, siyah gocugunun ipliklerini sigarasiyla
yakarken bundan böyle basina ne gelecegine aldirmayan genç bir Afgan
kadin...
Bütün bunlari olsak, olmaz miydi yani? Hepsini birden, tek bir ömürde...
***
Hiçbiri olmaz halbuki. Onun yerine "hallerden" geçer insan. Tepetaklak
hallerden geçer, dogrulup dikilip fena halde saglam, bir daha asla tepetaklak olmamaya sözler veren hallere gelir. Sonra bir gün yine sinsi tanrilar birlesip tuzaklarini hazirladiklarinda, hiç olmamis gibi yeniden, ayni hallere geri döner; tepetaklak. Gündüzün en acimasiz, en büyüsüz saatinde okunacagini bile bile kirilgan sabaha karsi mektuplari yazarken bulursun kendini yine. Sonra yine
sabirla geçirip bu illeti, yeniden, yepyeni, yine eskisi gibi kararli, saglam, sarsilmaz olabilirsin. Ardindan yine, sanki hiçbir sey ögrenmemis gibi geri dönebilirsin tepe taklak hallere... Velhasil, hep ayni terane! Simdi yani iyi olmaz miydi, bütün bu teranenin içinde dönüp, yitip gitmek yerine, dolassak, dolasiversek hayatlar arasinda? Istedigin kadar konaklasan "birisi" olma halinde, vakti gelince geçerek bir ötekine. Birileri olup çogalarak, hiç kimsecikler olup hafifleyerek geçistirsek ömrü. Sanki bu ömür bitince sonra daha iyisi baslayacakmis gibi! Daha iyi olmaz miydi yani?
Ama iste buralarda, bir ömür ancak bir hayat alir. Insan, gece gündüz
demeden hep ayni birisi olur.