Salı, Aralık 26, 2006

Noel Yemekleri

Malum, Hiristiyan dunyasinin en ozel bayrami olan Noel gectigimiz iki gun boyunca tum dunyada kutlandi. Yabanci bir aileye konuk oluncaya kadar, Noel benim icin cok siradan olan, hatta noel susleri ve televizyondaki noel filmleri disinda hic ilgimi cekmeyen siradan bir olay iken, simdi burada yasadigim ve tanik oldugum noel kutlamalari sayesinde birdenbire cok ozel ve de hummali bir kutlama haline donustu. Noel aslinda kutlayanlar icin cok ozel ve de tum aileyi kapsayan torenmis, onu anladim. Ayrica:

Noel agaci mutlaka her evde bulunur ve cok sasali bir sekilde dekore edilirmis...

Sadece noel agaci degil, evin pencereleri, kapilari, bahcesi, kisacasi tum dis cephesi, bizim genelde pavyon ya da dimtisli gazinolar disinda pek rastlamadigimiz neon tarzi binbir renkli isiklarla dekore edilirmis, hatta bu, komsular arasinda bir nevi "kimin evi daha cok isikli ve isa temalariyla dolu" diye cekismeye donusurmus...

Noel'deki menu, Sukran gunu menusunun degisik ama yine de oldukca benzer bir versiyonuymus...(Hindi, hindi sosu, hindi harci, patates puresi, tatli cranberry sosu, pancar, salgam, tursu, ekmek, tereyagi, elmali paylar, duruma gore cheesecake, cay ve kahve)

Noel'de aileler mutlaka bir araya gelirmis ve yuzlerce!!! hediye verilirmis. Hem Noel sabahi buyukleri ziyaret etmek ve hediyeler vermek hem de buyuk kutlama yemegi sirasinda hediye degis tokusu yapmak gerekirmis...

Her gidilen eve ufak da olsa bir hediye ya da kart goturmek gerekirmis...

Tabaktaki yemeklerin mutlaka yenmesi gerekirmis...

Noel yemegi sonrasi, biz de "yedi kacti" diye tabir edilen durum burada aslinda normal karsilanirmis, hatta ev sahibi yemek sonrasi hemen gitmenizi beklermis...

Biz de bu Noel iki buyuk yemege katildik. Dun Kendall'in teyzesinin evinde bugun de kizkardesinin evindeydik. Iki gundur hindi yemekten icimiz disimiz hindi oldu. Artik bir dahaki seneye kadar beyaz et goresim yok vallaha!!BITTI.

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Keyifli ve CILGIN bir haftasonu

Bir haftasonu daha gecti. Bu haftasonunu digerlerinden ayri kilan benim hayatimda onemli yeri olan bir dostumla dun uzun uzun sohbet etme firsatimin olmus olmasiydi. Hayata dair, kendimize dair pek cok seyi sicacik bir cay esliginde konusmak ve paylasmak cok guzeldi. Gozyaslari, anilar, gulumsemeler, hayal kirikliklari, itiraflar ile orulu bir sohbet oldu ikimiz icin de. Bir suru de kitap alma firsati dogdu benim icin. Ne zamandir Kabalah ogretisi ile ilgili birseyler okumak istiyordum. Annemin de dun tesadufen ablamin kitapliginda gozune ilisen "Tanri'nin 72 Adi" adli kitaptan soz etmesi benim icin bir tesvik oldu. Bu kitapla beraber meditasyon ile ilgili 3 ayri kitap daha ve Buddha Bar lounge CD'si aldim. Yani yeni yila girerken ruhum ve zihnim icin beni bir sure idare edecek 'gida' alisverisimi de bu vesile ile yapmis oldum.

Cumartesi gecesi ise uzun zamandir yapmamis oldugum ve eger eslik eden kafa dengim insanlar yoksa da yapmaktan kacindigim bir seyi yaptim: Gece dansa gidip, sabaha karsi gelmek...Cumartesi gecesi Corcoran Gallery of Art'da Japon arkadasimin calistigi avukatlik firmasinin verdigi Christmas partisine katildiktan sonra, saat 22 civari Arjantinlilerin duzenledigi bir partiye gittik. Yeni yuzlerle tanismak ve Arjantin muzikleriyle dansetmek cok keyifliydi. Gittigimiz yeri de cok begendim ve neden bu zamana kadar da kesfetmedim diye de hayiflandim. Sabaha karsi 3 civari eve gelip, 4 gibi de yattim. Hala yorgunum. Ne diyelim! Her guzel seyin bir bedeli var.

Pazar, Aralık 10, 2006

Noel yaklasiyor...

Burada Sukran Gunu'nden bu yana her gun radyolarda bikmadan usanmadan dinledigimiz Noel muzikleri, her yanda ve yonde gordugumuz isikli agaclar, rengarenk dekorasyonlar ve abartili susler, alisveris merkezlerinde cocuklarla fotograf cektiren cesitli buyuklukte ve yastaki :-) noel babalar sebebiyle ben de fena halde Noel ve yeni yil havasina girmis durumdayim. Bugun belki yuzuncu defadir dinledigim bu sarkinin sozlerine ilk defa kulak kabartinca bayagi hosuma gitti. Bu ya mevsimlik 'yeni yil' modumdan ya da sanirim asik oldugumdan! Iste sarkinin sozleri:


Let it Snow

Oh the weather outside is frightful
But the fire is so delightful
And since we've no place to go
Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!
It doesn't show signs of stopping
And I've bought some corn for popping
The lights are turned way down low
Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!
When we finally kiss goodnight
How I'll hate going out in the storm!
But if you'll really hold me tight
All the way home I'll be warm
The fire is slowly dying
And, my dear, we're still goodbying
But as long as you love me so
Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!

Love One Another

Love one another, but make not a bond of love.
Let it rather be a moving sea between the shores of your souls.
Fill each other's cup, but drink not from one cup.
Give one another of your bread, but eat not from the same loaf.
Sing and dance together and be joyous, but let each one of you be alone.
Even as the strings of a lute are alone though they quiver with the same music.
Give your hearts, but not into each other's keeping.
For only the hand of life can contain your hearts.
And stand together, yet not too near together.
For the pillars of the temple stand apart.
And the oak tree and the cypress grow not in each other's shadow.

Khalil Gibran

Cuma, Aralık 08, 2006

Bizi, digerlerine anlatan yazarimiz

Hurriyet gazetesi, sevdigim ve takdir ettigim Orhan Pamuk'un nobel konusmasinin tum metnini bugun yayinlamis. Usenmedim ve cok dikkatli bir sekilde, ozumseyerek hazirladigi konusmayi bastan sona kadar okudum. O kadar cok begendigim satirlar oldu ki dayanamadim ve okumaya usenecek olanlar ile de paylasmak isterim. Ama ben derim ki siz zamaninizi verin ve tum metni dikkatlice okuyun. Gormesini bilenler icin buyuk dersler ve ongoruler iceren bir yazi. Tekrardan tebrikler Sayin Pamuk, Turkiye'yi ve Turkleri duymamis, tanimamis diger insanlara ve kulturlere bizi anlattiginiz icin, emekleriniz, buyuk sabriniz ve yasadiginiz tum akil karisikliklari icin.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/5573561_p.asp

Iste "Babamin Bavulu" ndan alintilar:

"İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde "eksik" bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul'un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi."

"Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu "merkezde olmama" duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım......Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı."

"O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime "mutluluk nedir?" diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu?Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu?"

"Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir."

"Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum."

"Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul'da, Türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum."

Perşembe, Aralık 07, 2006

Turkiye'nin limanlari konusunda yukselen homurtular...

Bugun herkes Turkiye'nin bir liman ve havaalanini 'karsiliksiz' olarak Kibrisli Rumlara acma teklifini konusuyor. Bu konu, Washington'un gundemine de, Avrupa ve Turkiye'deki kadar olmasa da, simdiden girmis durumda ve Avrupalilarin ne yapacagi merakla bekleniyor. Bu arada da bu teklifin detaylari, diplomasi acisindan dogru bir adim olup olmadigi, zamanlamasi vesaire konusunda da agzi olan herkes konusuyor. Her konuda oldugu gibi politika konularinda da bos konusan ve akademisyen, politikaci, gazeteci olarak televizyonlarda basgosteren cok sayida sozum ona 'uzmanlar' simdiden ortaligi velveleye vermis durumda bile.

Bir kere Turkiye limanlarini sartsiz olarak AB'ye acmayi teklif etmis degil. Yani ilk etapta iyi niyetinin gostergesi olarak karsi taraftan bir adim beklemeden acmayi oneriyor ancak 12 ay gibi bir sure icerisinde de AB'den jest olarak, Kibrisli Rumlara, Ercan havalanini ve Maras limanini uluslarasi ticarete acmalari icin baski kurmalarini ve hatta actirmalarini bekliyor. Simdi tabi Turkiye'nin teklifinin detaylari henuz basina tam olarak yansimadigi icin bir suru kara delikleri olan bir plan olarak karsimizda duruyor. Yani limanlarini diyelim ki onumuzdeki aydan itibaren Kibrisli Rumlara acmis olan Turkiye, eger 12 ay icerisinde AB'den bunun karsiliginda iyi niyet adimi gormezse ve ozellikle anlasmanin icine koydugu Maras ve Ercan havaalani konusunda somut adimlarin atilmamasi ile karsilasirsa ne yapacak? Turkiye 'size verdigimiz sure doldu, hadi eyvallah, ben limanimi ve havalanimi yeniden kapatiyorum' mu diyecek? Eger boyle derse bu uluslararasi camiada Turkiye'nin imajini nasil etkileyecek ve AB-Turkiye iliskileri bu durumda ne zamandir toslatilmaya calisan trenlerin nihayet carpismasi sonucu husran ile mi sonuclanacak? Turkiye'nin boyle bir durumda B plani mi var midir? Herseyden once AB boyle bir teklifi bakalim kabul edecek mi?

Ben acikcasi AB'nin ve Rumlarin kolay kolay bu teklife evet diyeceklerini hic dusunmuyorum. Zaten simdiden Fin Disisleri Bakani Tuomioja bugun yaptigi aciklamada onerinin yeterli olmadigini bildirdi bile. Turkiye'yi habire dize getirmeye calisan AB'nin zaten bu kadar cabuk olumlu yaklasim icine girmesi beklenemezdi. Kendi anayasalarini bile henuz geciremeyen, pek cok konuda parcalanmis bu birlikte onumuzdeki gunlerde tahmin edeceginiz gibi daha cok homurtular yukselecek. Turkiye'nin bu surpriz adiminin tek olumlu yani, Ankara'nin iyi niyetini beyan etmis olmasi bence. AB'den gelecek kostek de destek de, Cumhuriyetin kurulmasindan bu yana suregelen Bati Medeniyetine eklemlenme surecinde artik Turkiye'nin olmazsa olmazlari arasina girdigi icin simdilik sineye cekiliyor. Bakalim bu surec nereye kadar devam edecek.

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Cok soguk, birrrrr......

DC bugun o kadar soguk ki burnunuzun ucu donuyor adeta. Hele de, benim gibi, sabahin erken saatlerinde yollara koyulmussaniz daha bir iskence oluyor keskin ruzgarin teninizi yalamasi. Bu sabah, tum dokumanlarimi bir hafta onceden tamamlamis olarak, hazir ve nazir bir sekilde Kanada Buyukelciligi'ne gittim ve vize icin basvurumu yaptim. 2 saat kadar, bekleme salonunda tamami Hindistanli olan buyukce bir kalabalik ve su yasima kadar gordugum en yaramaz ve en huysuz olan Hintli bir erkek cocukla ve saga sola gulucuk dagitip hicbir sey olmamis gibi davranan annesiyle beraber bekledikten sonra, suratsiz gorevli tarafindan ogleden sonra 3'te gelip pasaportumu ve vizemi alacagim soylendi. Tabi cok sevindim. Cunku malum 11 Eylul'den sonra her elcilik vize islemlerini adeta bir Cin iskencesine dondurdugu ve aylarca geciktirdigi icin kocaman bir 'oh' cektim. Metroyla isyerine geldim. Gelmeden once, bugunku soguga dayanamayacagim bahanesiyle Ann Taylor'a gidip, kendime kemik rengi, icinde simleri olan bir bere, kaskol ve eldiven takimi, gecen gun raflarinda gozume ilisen ama fiyatinin pahali olmasi nedeniyle almaktan vazgectigim oldukca sik, bordo, topuklu ve cicekli ayakkabilari aldim (Ayakkabilarin fiyati dort gun icerisinde 20 dolara inmisti tabi ki!!) Sonrasinda ofise geldim. Bizde calisan stajyer arkadasimiz, benim patron ve de buyukelcilikten bir misafir ile Taberna'da guzel bir ogle yemegi yedik. Amerika'da oldugum sure boyunca ilk kez menude izgara sardalya ve limonlu andive gorunce hemen siparis verdim. Yanilmamisim, sardalyalar tek kelimeyle muhtesemdi ve benim icin bir ilkti.

Pazar, Aralık 03, 2006

Niye bir ömür esittir bir hayata?

Seneler once Milliyet gazetesinde Ece Temelturan tarafindan kaleme alinmis bir yazi. Gecen gun yine bir yerlerde bir seyler karistirken karsima cikan guzel bir surpriz...Sizinle de paylamak istedim.

Ece Temelturan
Milliyet 12 Aralik 2001

Sikici sey "birisi" olmak. Olup, hep ayni birisi olarak kalmak. Artik hep o biri gibi davranmak zorunda olmak... Bir gün istemez misin, yapip kurup durdugun bu hayati hiç beklemedikleri bir anda birakip gitmek? Bir anda baska birisi oluvermek...
Öyle pek görkemli olmasina da gerek yok hani bu yeni birisinin. Sadece
baska birisi daha olabilmek yeterince iyi. Sikilinca ondan da gitmek,
gidebilmek baska birisi olmaya dogru. Böyle gide gide hep yeni birine
sonunda hiç biri olmak; ki, bu en kalabalik halidir insanin.
***
Niye, degil mi? Niye bir ömür esittir tek bir hayata? Birkaç hayat niye sigmiyor ki bir ömre?
Barcelona'da, flamenko ayakkabilari yapan, kimselere yüz vermeyen,
mutlaka çok uzun ve gizli bir hikâyesi olan eski püskü bir kadin... Londra'da, sogukkanli bir çapkinken uzaklarda bir kadinda akli kalinca omuzlari dökülüvermis genç bir adam...
Prag'da, filtresiz sigaranin tütününü parmaginin ucuyla dilinden alan ve fena halde ask acisi çeken, gri, kürk sapkali, orta yasli bir kadin...
Petersburg'da günese bakan, gözlerini kapatinca günesi binlerce kez leke leke çogaltabildigine sasan sarisin bir çocuk...
Iskoçya'da, kayaliklara vuran üçüncü dalga yeterince yüksege çikarsa
uzak bir ülkede çok zengin olacagina inanan bir serseri...
Roma'da, sehrin ortasinda uzun çizmeleriyle gezip kuslar tutan, güzel bir kadin onu öpmezse kuslari birakmayan bir deli...
Bir yük gemisinin burnunda, siyah gocugunun ipliklerini sigarasiyla
yakarken bundan böyle basina ne gelecegine aldirmayan genç bir Afgan
kadin...
Bütün bunlari olsak, olmaz miydi yani? Hepsini birden, tek bir ömürde...
***
Hiçbiri olmaz halbuki. Onun yerine "hallerden" geçer insan. Tepetaklak
hallerden geçer, dogrulup dikilip fena halde saglam, bir daha asla tepetaklak olmamaya sözler veren hallere gelir. Sonra bir gün yine sinsi tanrilar birlesip tuzaklarini hazirladiklarinda, hiç olmamis gibi yeniden, ayni hallere geri döner; tepetaklak. Gündüzün en acimasiz, en büyüsüz saatinde okunacagini bile bile kirilgan sabaha karsi mektuplari yazarken bulursun kendini yine. Sonra yine
sabirla geçirip bu illeti, yeniden, yepyeni, yine eskisi gibi kararli, saglam, sarsilmaz olabilirsin. Ardindan yine, sanki hiçbir sey ögrenmemis gibi geri dönebilirsin tepe taklak hallere... Velhasil, hep ayni terane! Simdi yani iyi olmaz miydi, bütün bu teranenin içinde dönüp, yitip gitmek yerine, dolassak, dolasiversek hayatlar arasinda? Istedigin kadar konaklasan "birisi" olma halinde, vakti gelince geçerek bir ötekine. Birileri olup çogalarak, hiç kimsecikler olup hafifleyerek geçistirsek ömrü. Sanki bu ömür bitince sonra daha iyisi baslayacakmis gibi! Daha iyi olmaz miydi yani?
Ama iste buralarda, bir ömür ancak bir hayat alir. Insan, gece gündüz
demeden hep ayni birisi olur.

Cuma, Kasım 17, 2006

Huzurlu Olmak

Gecen ay, Hurriyet gazetesinde Osman Muftuoglu'nun bir yazisi cok hosuma gitti. Sizinle paylasmak istedim. Hepimizin feyz alacagi bilgiler ve ogretiler iceriyor. Huzurlu gunler dilegimle...

Huzur, hayatın kendisi

31 Ekim 2006


Prof. Dr. Toksöz Karasu’nun deyişiyle "Akıl, sağlıklı bedeni idrak etmez ve onun ’normal’ işleyişine kayıtsız kalır."

Ancak hastalandığımızda "sağlıklı beden"in önemini kavrıyoruz. Oysa "huzur" dediğimiz şey, o kayıtsız kaldığımız bedenden, hayatın kendisinden farklı bir şey değil. Sonbaharın altın sarısı yapraklarının farkına varmak ve ilkbaharda aniden açıveren çançiçeklerini görebilmek, yani hayatı görebilmek, huzur işte böyle bir şey...

"Uzun bir hayat insanın iyimserliğini yok eder. En iyisi vücudu eskitip yaşlandırmadan gençliğin mutluluğu içinde ölmek, bir ışık seli içinde gitmektir." Ernest Hemingway’e ait olan bu cümleleri, sevgili Can Dündar’ın birkaç hafta önce yazdığı bir yazısından aldım. Bu yaklaşımı "ölümle yüzleşmişlere özgü cesaret cümleleri" gibi değerlendirmiş sevgili Can. Ona katılmıyorum!

Eğer size acı veren bir yüreğiniz varsa ve "huzur, size o yüreğinize kurşun sıkacak kadar uzaksa", hayatı uzatmanın onu eskitmekten başka bir anlam taşımadığı doğrudur. Ama eğer huzuru yakalayabilmişseniz, onunla yol arkadaşlığı yapma şansı bulabilmişseniz, uzun bir yaşam daha çok şey öğrettiği, daha iyi enerjiler yüklediği için iyi bir yaşamdır. Uzun bir yaşam, hastalıklarla kavga etmeyi değil, onları sağlığın bir parçası gibi kabullenmeyi gerektirir. Böyle olursa hastalıklarınız size huysuzluk, bezginlik, korku ve endişe yerine huzur bile verebilir. Tıpkı sevgili Ufuk Güldemir’de olduğu gibi.

HASTALIK ÖĞRETMENDİR

Toksöz Karasu Hoca’nın "Huzurlu Yaşama Sanatı" benim başucu kitaplarımdan, yol arkadaşlarımdan biridir. Karasu Hoca, bu kitapta huzuru yakalamanın, huzurlu biri olmanın, huzurlu yaşamanın aslında ne kadar sıradan, kolay ve masrafsız bir şey olduğunu anlatmaya çalışır. "Hastalıkların sağlığın zekátları" olduğuna inanan kültürümüze uygun görüşleri vardır Hoca’nın:

"Bir hastalıkla savaşmak, hastalanan kişiye daha evvel hiç tanımadığı bir güç verir ve çoğunlukla onu öyle kökten değiştirir ki, sevdikleri kendilerine ’Bu benim tanıdığım kişi mi’ diye soracak kadar şaşırırlar. Hastalanan kişinin benliğindeki dönüşüm öyle bir boyuta varır ki, kişi farklı bir kimlikle, farklı bir isimle yaşayabilecek kadar değişir. Hatta, Eskimolar arasındaki bir inanca göre insan hasta düştüğünde her zamanki ismi bile onu terk eder."

Hastalıklarımız aynı zamanda birer öğretmen, kendine yeniden dönüş, farkındalıklarımızla yeni baştan tanışma görevini de üstlenir. "Bazen hayata dair en temel şeyleri yani bütünün parçası olduğumuzu, ebedi varoluşun zerreleri olduğumuzu" hastalanınca öğreniriz.

Toksöz Karasu Hoca’ya göre "Hastalıklarımız kendimize çeki düzen verme, hayatlarımızı yeniden biçimlendirme fırsatı yaratır. Bizi hem bedenlerimizin hem de zihinlerimizin bilincine varmaya yaklaştırır. Bizi hayattaki ve dünyadaki her şeye karşı keskin bir kutsallık hissiyle doldurur. Bedendeki anatomik ve fizyolojik ilişkilerin iç içeliğini, vücudun biyokimyasal uyumunu ve beynin kimyasal habercilerinin o enfes orkestrasyonunu tam anlamıyla takdir etmeliyiz. Tek bir bulut bile güneşi karartabilir. Sağlığın o narin, fiziksel dengesindeki bozulma mide asidindeki artış kadar önemsiz ya da habis bir tümör kadar ciddi olabilir... Bedensel ve ruhsal sağlamlığımızı sorgusuzca varsayarız çünkü sağlık hiçbir zaman hissedilmez..."

ŞÜKRETMESİNİ BİLMEK

Prof. Dr. Toksöz Karasu, bu durumu sağlıklı iken yaşanan kayıtsızlığa bağlar: "Akıl, sağlıklı bedeni idrak etmez ve onun normal işleyişine kayıtsız kalır. Böyle olmasaydı sonbaharda altın sarısı yaprakları, yazın masmavi gökyüzünü, kışın sakin sakin düşen kar tanelerini ve ilkbaharda aniden açıveren çançiçeklerini görebildiğimiz için her an halimize şükrederdik... Yürüyebilmemize, koşabilmemize, yıkanabilmemize, bir kutuyu alıp açabilmemize, yazabilmemize, yemek hazırlayabilmemize ya da hatta sırf yataktan kalkabilmemize bile hayran olurduk. Bütün bunların Tanrı’nın en büyük lütufları olduğunu hatırlattığı ender zamanlar hariç onların bilincine varamayız. Çok sık yaşanmayan bu anları beklemek yerine birkaç dakikalığına durup düşünerek sahip olduklarımızı, bedenin ve zihnin olağanüstü niteliklerini tartıp biçebilseydik, yüzlerimizde kocaman tebessümler ve kalplerimizde minnetle yolumuza devam ederdik. Doğanın ve Tanrı’nın bu huşu veren cömertliği her ruhu aşka getirebilir. Yeter ki, bu bilincin oluşmasına izin verelim. Bu bilinç hastalıklarda gecikmeli de olsa kendiliğinden oluşur. Sağlıktaysa onu korumak için çaba sarfetmek gerekir." (*)

Eğer size yetecek kadar huzuru yakalayabilirseniz kim olduğunuz, nerede doğduğunuz, yaşadığınız, nelere sahip olduğunuz ya da hayatınızın ne kadar sürdüğü pek önemli değildir. Huzur hayatın her şeyi, muhtemelen kendisidir. Sevgili Ufuk, geçmiş olsun.

(*) Huzurlu Yaşama Sanatı: Toksöz B. Karasu, Boyner Yayınları /2004

Bruksel'e Gelisim: 23 Agustos 2005

Bu kisa yaziyi bugun bilgisayarimi temizlerken buldum. Keske devamini getirip, o gunlerimi nasil gecirdigimi yazsaymisim. Yazik!!!! Bu arada Bruksel'e gelis sebebim NATO Parlamento Konseyi'nde calismam sebebiyleydi. Kaldigim yere bakmayin, sonradan cok alismis ve de sevmistim. Hayatimda gecirdigim en guzel donemlerden biriydi. Hic bu kadar rahat, mutlu, gezenti, basibos, bira manyagi, Pierre Marcolini bagimlisi olmamistim. Marcolini'nin izini sonradan New York'ta da buldum ama Belcika'daki fiyatlarla, NY'daki fiyatlar arasinda daglar kadar fark vardi. Benim bile bir bar cikolataya o kadar para vermeye gonlum razi olmadi. Dusunun yani!

-------------------------------------------

"Bugun Bruksel'e geleli tam 4 gun oldu. Ucak yolculugum rahatti. Hollanda uzerinden Avrupa'ya giris yaptim. Havaalanindan taksi ile geldim. Benden bir gun once buraya varmis olan Amerikali kiz, Jennifer, karsiladi beni. Iyi ki de o varmis, yoksa ilk soku kolay kolay atlatamazdim. Kalacagimiz yeri kafamda daha farkli canlandirdigim icin tam bir surpriz oldu apartman. Cok sevimsiz bir bina. Duvarlari ve halisi kirmizi bir kat. Los ve nemli. Odalar standard otel odasindan belki biraz daha kucuk. Giris ve hemen girisin yani mutfak tezgahi, lavabo, bir kac dolap, kucuk bir buzdolabi var."

Perşembe, Kasım 16, 2006

Canim annem ve ben

Annem DC'den gitmeden hemen once cekilmis bir resim. Hos bir ani, zamanin icinde sabitlenmis bir an, gulen yuzler, sevgi dolu kucaklamalar. Yer: Evimin onu

Ayvalar, Narlar, Yasasin Kore Marketi!

Gecen gun, gidis donus tam iki saatimi alan Kore marketinden aldigim avya ve narlarin fotografini cekmek istedim. Amerika'da nar, kestane ve ayva'yi geleneksel Sukran Gunu'nun oldugu Kasim ayinda sadece cok kisa bir sure marketlerde gorebiliyorsunuz ve de fiyatlari genelde cok fahis oluyor. Ben de, sadece tek bir nara 4 dolar vermeye gonlum razi olmadigi icin, o kadar yolu goze alip, hem ucuz, hem envai cesit sebze ve meyvenin bulugundugu HMart'a, yani Kore marketine gittim. Kisin nostaljisini bu meyveler olmadan yasayamayan, ayrica da tatlarini cok seven biri olarak, gittigim yola ve eziyete degdi diyebilirim. Simdi evi nasil kestane ile stoklarim diye dusunmekteyim. Kisin geri kalaninda, kestane krizim tuttugunda, elimi attigimda bulacagim buzlukta dondurulmus, kurutulup saklanmis, posetlenip vakumlanmis, nebileyim bir sekilde kosa yapilmis kestanelerim olmak zorunda. Ama nasil?

Salı, Kasım 14, 2006

Evdeki Tamiratlar Hic Bitmez

Zavalli annecigim beni ziyaret ettigi uc ay boyunca, kendi evinde ugrastigi yetmedigi gibi, bir de benim evimdeki tamiratlarla ilgilenmek zorunda kalmisti. Tek guzel yani, annemin bir kelime bile ingilizce bilmeden, tamirciler ile arasinda gelistirdigi kendine ozgu bir anlasma dili sayesinde kurmus oldugu iletisimlerden geriye kalan komik, saf ve guzel oykulerin kalmasi oldu. Burada 'redneck' tabir edilen yuzde yuz safkan Amerikalilara bile Turk kahvesi icirip, Turk lokumu yedirebildin ya anne, sana daha baska soyleyecek soz bulamiyorum!!

Bugun cok uzun suredir basimi agritan, eskimis, calistigi surece adeta boguren ve artik islevini yerine getiremeyen AC/Heater makinesini degistiriyorlar nihayet. Butun yaz problem cikaran, hatta annemle Turkiye'den dondugumuz ilk hafta, ustelik de DC'nin en sicak oldugu zamanlar (hava sicakligi 106 F idi) bizi yariyolda birakip, arkadasim Hakan'a bir sureligine tasinmaya mecbur birakan klima bugun evi terketti ve yerine yepisyeni, metalleri isildayan, fiyakali ve de sessiz olani takildi. Gerci hala takilma islemi devam ediyor su anda. Cikarmasi ve takmasi da ayri bir dert oldu adamlara. Bu isler bayagi bir kas gucu gerektiriyor, bugun bir kez daha tanik oldum. Gelen adama klimanin fiyati ve aldiklari ucreti sordum. Makine 3000 dolar, onu birakin takmasi, isciligi nerdeyse makina fiyati kadar: 2000 dolar! Amerika'da zaten para kazanmak icin emek, kas gucu gerektiren isler yapmak lazim. Arabanizi tamire goturdugunuzde bile neresinin bozuk oldugunu soylemek icin adamlar sizden 100 dolar para aliyorlar en basta. Bugun buraya gelen adamlar da cok ugrastilar ama soyleyin bana Turkiye'de hangi isitmaci/sogutmaci bir eve klima takmaya gittiginde 2000 dolar alir? O yuzden boyle el emegi ile calisan arkadaslara duyurulur: Sizler heba oluyorsunuz oralarda. Bir an once Amerika'ya kapagi atmaya calisin.

Dip not: Su anda benim klimayi takan adam (orta yasin biraz ustu) 30 yildir bu isi yaptigini, bu aralar acilen kas gucuyle calismak isteyen eleman aradigini, ancak kimseleri bulamadigini (Amerika'da internet ile beraber erkeklerin artik evlerden, ofislerden cikmak istemeyip, kolay yoldan para kazanmak istediklerinden yakindi) soyledi. Ilgilenenlere duyurulur! Adam ayrica her 10-12 ayda bir, bir ev alacak kadar kazanc yaptigini, su anda bir apartman almak uzere oldugunu soyledi. Duy da inanma! Siz daha kicinizin uzerinde oturun:-)

Cumartesi, Kasım 11, 2006

Washington'un delileri!

Burada yasayanlar bilirler. DC'de hemen her kose basinda bir deliye rastlamaniz cok olagandir. Burada 6 senedir yasayan biri olarak, maalesef, ben hala burada 'olagan' kabul edilen bu durumlara alisamadim ve sanirim alisamayacagim da. Bugun hem havanin guzelliginden istifade etmek hem de uzun zamandir gormedigim arkadasimi ziyaret etmek ve yeni dogmus bebegini gormek icin Alexandria'ya gitmeye karar verdim. Arabam olmadigi icin once otobus ile metro istasyonuna geldim. Oradan da iki metro degistirip nihayet arkadasimin evine vardim. Bebek delisi biri olan benim icin tazecik bir bebek sevmek, koklamak, dokunmak, onunla vakit gecirmek, onu izlemek, dogus anini DVD'den izlemek cok keyifli ve dinlendiriciydi. Acayip bir meditasyon cocuklarla ilgilenmek. Ne stres kalir insanda ne de sinir. Bence herkes cocuk dogurmali!

Yaseminler'de gecirdigim gayet huzurlu saatlerden sonra donus yolculugum basladiginda, hele de gunun ilk delisiyle, ilk istasyonda karsilastigimda bayagi bir gerginlestim. Adam cok gencti ve elinde hemen her deli gibi bir poset tasiyordu. Buradaki delilerin ortak bir ozelligi de hepsinin yanlarinda milyonlarca naylon torba ve gazete kagitlarinin olmasi. Acaba o kadar torba ve gazete kagidi ile ne yapiyorlar diye dusunmeden edemiyor insan! Belki de birbirlerine ozenerek bu objeleri toplamaya basliyorlar, ya da belki naylon torba veya gazete takintisi ile son bulan bir delilik turu var. Psikiyatri uzmanlarina sormak lazim. Neyse o deli uc durak sonra indikten ve ben rahat bir hefes aldim derken, bir durak sonra bu defa baska bir deli vagona bindi. Bu defaki "Feed me Simone" (Besle beni Simone!) diye avazi ciktigi kadar bagiriyordu. Bu da genc ve zenciydi. Biner binmez gelip benim arkamdaki koltuga oturdu ve de orada bir baskasinin birakmis oldugu gazeteleri aldi oncelikle. Sonra da benim ve benim yanimdaki yasli ciftin karsina gecip yasli adamla konusmaya calisti. Bagirdigi cumlenin nasil kafasina takildigini anlatmaya calisiyordu adama. Tabi ben surekli gozlerimi kaciriyor, 'ya Sabir 'cekiyordum bu arada. Metro seruvenim bittikten ve ben kendimi tam otobuse atmaya hazirlanirken bir de ne goreyim: Amerika'da 8 senedir ilk defa, bilmemneyini ortalikta sereserpe cikarmis, herkesin gozunun icine sokarcasina ve de etrafa gulucukler sacarak iseyen, hem de tam otobus duraginin yanindaki cop bidonunun yaninda bu isini goren baska bir zenci, zir deli gormeyeyim mi!!! Zaten o kadar deliyi gordukten sonra iyice sinirlerim bozulmus, ben adamdan iyice uzaklasip duragin tam zit istikametininde beklemeye basladim. Bu arada da dusunmeden edemedim. Onca insan durakta bekliyor ve hemen herkes adamin bu isi yaptigini goruyor ama hicbiri bir sey yapmiyor. Simdi tabi bu, bazi kistaslar olcusunde, medeniyetin bir gostergesi sayiliyor, yani kimse kimsenin hayatina ve ne yaptigina karismiyor, deli bile olsa! Ancak bir de boyle bir seyin Turkiye'de sokak ortasinda, ailelerin beklestigi bir meydanda yapildigini dusundum. Herhalde o adam orada esek sudan gelinceye kadar dovulur ve canini zor kurtarirdi. Burada toplu tasim araclarini surekli kullanan ve tam anlamiyla canlarinin istedikleri gibi davranip, istediklerini yapan kacik insanlar halktan hic bir tepki almiyor, kendi hallerine birakiliyorlar. Onlar bagirip, kendi kendilerine konusup, anormal reaksiyonlar gosterip, hatta bugun oldugu gibi sokaklara iseyip 'normal' insanlar icinde hayatlarini devam ettiriyorlar. Simdi bu, baskalarinin haklarina ve tercihlerine saygili olmak adina hic tepki vermemeyi mi yoksa seni rahatsiz eden ve yasam alanina bir nevi tecavuz eden baskalarinin boyle davranmaktan vazgecirilmesini ya da izole edilmesini mi gerektiriyor? Medeniyet hangisini dikte ediyor?

Cuma, Kasım 10, 2006

Keyifli bir gun ve siradisi bir hava...

Bugun 10 Kasim. Ataturk'un olum yildonumu ama ben buna uzun uzadiya deginmeyecegim. Ona her Turk gibi saygi duyuyorum ve minnetlerimi sunuyorum ama her Turk gibi onu idollestirip, tabulastirmiyor, olum yildonumunde de sahte gozyaslari dokmuyorum. Iyi ki vardin Ataturk ve iyi ki hepimizin onunu actin. Bu noktaya bile gelebildiysek hepsi seni sayende oldu. Allah rahmetini uzerinden esirgemesin.

Bugun yazmak istedigim konu aslinda Washington'da yilin bu mevsiminde hic gorulmedik derecede bir hava sicakliginin yasanmasiydi. Ogleden sonra sicaklik 75F dereceyi buldu ve butun gun boyunca da devam etti. Sabah kalkip evimi guzelce bir temizleyip, butun camlarimi da acip 'kandirikci' bahar havasini eve doldurtuktan sonra kendimi evin karsindaki bahcelerin ve tenis kortlarinin oldugu yesil alana attim ve cimler islak oldugu icin kortlara girip yere boylu boyunca uzandim. Gokyuzunu seyrettim uzun uzun ve doganin seslerini dinledim. Suru haldeki kuslarin topluca uctugu andaki kanat seslerinin ne kadar guzel oldugunu ilk defa bugun kesfettim. Yeni tamir edilen kortlarin citleri uzerine konan onlarca serce kalkisa gectiginde kanatlarinin cikardigi ses o kadar ahenkli, guzel ve huzur verici ki! Bir sure bu sesleri dinleyip aslinda sehirlerde, dogadan ne kadar kopuk hayatlar yasadigimizi bir kez daha farkettim ve uzuldum. Cok zengin olursam kesinlikle ya dag basinda ya da deniz kenarinda extra bir ev almaya karar verdim. Aslinda ben su an cok sansliyim. Cunku hem sehrin en merkezi ve nezih bolgesinde oturuyorum, hem de evimin etrafi agaclarla cevrili ve icinde yurume yollari olan bir orman burnumun dibinde. Ustelik benim oturdugum apartmanlarin karsinda da apartman yok. Tenis kortlari ve insanlarin sezonluk kiraladigi bahceler var.Bu arada 3 sene once benim de kiralik bir bahcem vardi. Sanirim genlerden gecmis olacak, elim bayagi yatkin cikti toprak islerine. Ve o kucucuk bahcede yetistirmedigim sebze ve ot kalmadi. Cok keyifliydi ve de cok dinlendirici. Vaktim olsa da keske yeniden yapabilsem. Son iki senedir deli gibi seyahat ettigim icin bahcemi elden cikarmak zorunda kalmistim ve bu cok dramatik bir olaydi benim icin.

Her neyse, iste bugun, ben de guzel havadan istifade edip, disarida derin nefesler aldim, agaclari, bocekleri seyrettim ve de sonra bir arkadasimla tenis oynadim 1 saat kadar. Sonrasinda markete gidip, yarin bebekleri olduktan sonra ilk defa ziyaret edecegim arkadaslarima giderken eli bos gitmemek icin nefis bir chocolate raspberry truffle cake aldim. Yumm...Eve geldim. Guzel bir bardak beyaz sarap koydum kendime. Marketten almis oldugum favori ekmegimden iki dilim kesip, birinin uzerine bolca brie peyniri surdum. Diger dilimin uzerine de brie + iyi kalite yillanmis italyan balsamik sirke icerisinde uzunca kaynatilarak hazirlanan incir recelinden koydum. Ooohhh...Ne de guzel yedim.

Çarşamba, Kasım 08, 2006

2006 Amerikan Ara Secimleri

Washington DC'de yasiyor olmanin guzel taraflarindan biri de, size, herseyin merkezinde - global politikalar acisindan - oldugunuzu hatirlatan politik ve ekonomik gelismelere birebir taniklik etme ve gozlemleme firsatini veriyor olmasi. Bu sehirde yeteri kadar uzun kaldiginizda, su an dunyayi sekillendiren politikalarin nasil, neden ve kimler tarafindan olusturuldugunu gayet iyi anlamaya basliyor ve hele de isi geregi politik gelismeleri yakinen takip ediyorsaniz, kisa bir zaman sonra siz de bir 'Beltway insider' oluveriyorsunuz! Cumhuriyetci ideolojiyi benimsemeyen, ustune ustluk Bush yonetiminin politikalarindan nefret eden biri olarak, ABD'de dun yapilan ara secimlerin Bush amca ve partisi icin tam bir yenilgiyle sonuclandigini gormek benim icin cok keyifli oldu. Demokratlar 12 yil aradan sonra nihayet mecliste ustunlugu ele gecirdiler. Eger Virginia'da su an basabas giden senator yarisindan da galip cikarlarsa, senatoda da ustunluk Demokratlara gecmis olacak. Cogunlugu demokrat olan bu sehirde ve aslinda tum ulke genelinde bir bayram havasi esiyor diyebilirim. Herkes yeni donemde Demokratlarin hangi adimlari atacagini, daha da otesi Bush ve takimini nasil ablukaya alip, hesap soracagini merakla bekliyor. Diger bir beklenti de Demokratlarin Irak'ta gunden gune bataga saplanan Amerika'yi bir an once bu bolgeden cikarma plani olusturmasi. Tabi bunun hic kolay olmayacagini herkes biliyor ve acikcasi Demokratlar su ana kadar bir plan olusturmus ve fikir birligine varmis degil. Ancak 6 senedir Bush yonetiminden 'illallah' demis Amerikan halki icin, salt bu durum, Demokratlari secmemek icin yeterli bir neden teskil etmedi. Acikcasi, basta Amerikan halkini ve tum dunyayi 'kandirarak' yalan bir savasi baslatan ve tum dengelerin icine eden, Amerika'nin tarihindeki en buyuk butce acigini verdiren, sosyal guvenlik konusunda sozlerini yerine getirmeyen, yolsuzluk, seks ve etik skandallarla sarsilan Cumhuriyetci Parti'yi ve ozellikle Bush yonetimini cok zor bir donem bekliyor. Umarim, Bush amcayi da, Clinton'a bir donem yapildigi gibi, mecliste yargilanma yolu bir an once acilir. Amerikan demokrasisinin en sevdigim yani da bu zaten. Herkes her halti yemekte ozgur ve her ulkede oldugu gibi burada da bin bir turlu dolaplar donuyor, envai suclar isleniyor ama sonunda, yaptiginiz asla yaniniza kalmiyor cunku onunde sonunda Amerikan yargisi sizden hesap soruyor.
HERSEY SENDE GIZLI

Yerin seni cektigi kadar agirsin
Kanatlarin cirpindigi kadar hafif
Kalbinin attigi kadar canlisin
Gozlerinin uzagi gordugu kadar genc
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kotu
Ne renk olursa olsun kasin gozun
Karsindakinin gordugudur rengin
Yasadiklarini kar sayma
Yasadigin kadar yakinsin sonuna
Ne kadar yasarsan yasa
Sevdigin kadardir omrun
Gulebildigin kadar mutlusun
Uzulme bil ki agladigin kadar guleceksin
Sakin bitti sanma her seyi, sevdigin kadar
sevileceksin
Gunesin dogusundadir doganin sana verdigi deger
ve karsindakine deger verdigin kadar insansin
Bir gun yalan soyleyeceksen eger
Birak karsindaki sana guvendigi kadar inansin
Ay isigindadir sevgiliye duyulan hasret
ve sevgiline hasret kaldigin kadar ona yakinsin
Unutma yagmurun yagdigi kadar islaksin
Günesin seni isittigi kadar sicak
Kendini yalniz hissetigin kadar yalnizsin
ve guclu hissettigin kadar guclu
Kendini guzel hissettigin kadar guzelsin
iste budur hayat
Iste budur yasamak bunu hatirladigin kadar yasarsin
Bunu unuttugunda aldigin her nefes kadar usursun
ve karsindakini unuttugun kadar cabuk unutulursun
Cicek sulandigikadar guzeldir
Kuslar otebildigi kadar sevimli
Bebek agladigi kadar bebektir
ve herseyi ögrendigin kadar bilirsin bunu da ogren
Sevdigin kadar sevilirsin

Can Yucel

Salı, Kasım 07, 2006

Sevgi Terapisi

Kitaplara dokunmayi, sayfalarini karistirmayi, hele de o sayfalarin arasinda gezinirken, onceden arasina ilistirilmis, oracikta unutuverilmis minik kagit parcalarini bulmayi cok severim. Dun de gunlugumu karistirirken iste boyle bir not gecti elime. Kendi kendime her gun soylemek icin bir kitaptan almis oldugum cok guzel bir alinti. Ismi 'Sevgi Tedavisi'. Hangi kitaptan aldigimi maalesef not dusmemisim. Kryon serisinden olabilir. Icinizde bilen varsa lutfen beni haberdar etsin. Iste o yazi:

"Icimin derinliklerinde, varligimin merkezinde tukenmez bir sevgi kaynagi var. Artik bu sevginin yuzeye cikmasina izin veriyorum. O, yuregimi, bedenimi, zihnimi, bilincimi, tum varligimi dolduruyor, benden cikarak her yone yayiliyor ve cogalmis olarak bana geri donuyor. Ne kadar cok sevgi verirsem o kadar cok verebilecek bolluga kavusuyorum, cunku Sonsuz bir kaynaga sahibim.

Sevgiyi yasama ve verme, benim kendimi iyi hissetmemi sagliyor. O benim icsel mutlulugumun bir ifadesidir. Kendimi seviyorum ve bundan dolayi da bedenime sevgiyle bakiyorum. Onu yararli yiyecek ve iceceklerle besliyorum, sevgiyle giydirip kusatiyorum ve bedenim de, bana, fiskiran canlilikta bir saglik ve enerjiyle, sevgiyle karsilik veriyor.

Kendimi seviyorum; bundan dolayi da tum ihtiyaclarimi karsilayan ve icinde yasamaktan zevk aldigim, rahat bir evde oturuyorum. Odalarini sevgi titresimleriyle dolduruyorum ki ben de dahil olmak uzere iceri giren herkes bu sevgiyi hissetsin ve onunla beslensin.

Kendimi seviyorum; bu yuzden yapmaktan gercekten zevk aldigim, yaratici yeteneklerimi kullanabildigim, sevdigim ve beni seven insanlarla birlikta calistigim, insanlar icin yararli bir seyler yapabildigim ve karsiliginda iyi bir gelir elde ettigim bir iste calisiyorum.

Kendimi seviyorum; bunun icin de insanlara karsi sevecen davraniyor ve onlar hakkinda da oyle dusunuyorum. Cunku verdiklerimin cogalarak bana geri doneceklerini biliyorum. Hayatima yalnizca sevecen insanlari cekiyorum."

Simdi Istanbul'da mi yoksa Mykonos'ta mi olmak vardi?

Sevdigim kanallardan biri olan Travel Channel'da, bugun kahvaltimi ederken, gezdigi ve gordugu yerlerle ilgili belgeseller hazirlamak adina tum Avrupa'yi gezme firsatini yakalayan salak Amerikali spikeri, bu kez de Mykonos adasinda Yunanlilarla horon tepmeye calisirken gorunce merakla seyretmeye basladim. Kadinin kirdigi aptal potlar ve ingilizce disindaki kelimeleri telaffuz edemeyen konusmasi disinda program gayet guzeldi ve bir an 'ah keske ben de simdi oralarda olsaydim' dedirtecek kadar guzel cekimlerle suslenmisti. Benim gibi, gezmeyi, baska kulturleri tanimayi, degisik insanlarla birarada olmayi cok seven biri icin, bu bir nevi, pis bogazli bir 'gourmand'un kendisini bir anda nefis cikolata ve pastalar yapan bir patisserie'nin tanitimini seyrederken ve onlari yerken hayal etmesi gibi bir sey oldu. Eger bir gun, olur da Mykonos'a gidersem:

* Parenthesis Resort'un en guzel deniz manzarali villasinda kalmak, http://www.parenthesis-mykonos.com, Ps. bu arada buranin haftalik ucreti 5,000 Eurodan basliyormus!!! Ben dilek de bulunayim da, olursa olur artik:-)

* Apollo tanrisinin dogdugu Delos adasini gezmek (Burasi da ilginc bir yer. Soyle ki binlerce yil once kurulan ve daha sonra kalpsiz bir Yunan krali tarafindan yikilan antik sehrin ve buradaki ambiansin safligini korumak icin adada kimsenin yasamasina izin verilmiyormus. Ve ziyaretciler de saat ucten sonra ayrilmak zorundaymis. Gidecek olanlara duyurulur!)

* Unlu yeldegirmenlerini gormek, 'Little Venice' bolgesini ve meshur Paraportiani kilisesini ziyaret etmek,

* Su 'otantik Yunan kahvesi' nden icmek.

Ps. Yeme-icme konusunda, hangi yemek+tatli 'aslen' nereden geliyor tartismalarinda genelde fikir yurutmeye gereksinim duymam, hele de bu tartisma Yunan ve Turk yemekleri uzerineyse. Kulturlerin icice gecmisligi ve birbirlerinden etkilenmisligi gercegi karsisinda bu tur konusmalari gereksiz bulurum. Ancak konu kahveye gelince, genel gecer bir gercegi de burada soylemeden edemeyegim: 'Otantik Yunan kahvesi' diye bir sey yoktur, her ne kadar Yunanlilar bunu oyle pazarlamaya ve tanitmaya calissalar da! Yunanlilarin 'briki' ile pisirdigi ve icerken 'sti niyamas' dedikleri kahve Arap yarimadasinda dogmus ve de once Turklerin sonra da Yunanlilarin vesilesi ile Orta Avrupa'ya yayilmistir. Kanit mi? Iste size Yunanlilarin kendi websitesinden alinti: "Coffee has its origins in the Arabian peninsula when in 1100 AD for the first time coffee trees were cultivated. Coffee was first roasted and boiled by Arabs making 'qahwa', a beverage made from plants. In 1475, the worlds first coffee shop opened by Greeks soon after the occupation by the Turks in the ex-capital of the Byzantine Empire, Constantinople. That followed by the establishment of more coffee houses in Constantinople." Kaynak: http://www.greekproducts.com/greekproducts/coffee.html

Bence gelin biz buna ne Turk ne de Yunan kahvesi diyelim. BIZANS kahvesi sizce de en uygun isim degil mi?

Pazartesi, Kasım 06, 2006


Ilkbaharda Washington Posted by Picasa

Sonbaharda Washington Posted by Picasa

Pazar, Kasım 05, 2006

Soguk bir Washington gunu ve leziz sicak cikolata

Bugun foodnetwork'de Nigella Lawson'in yemek programini seyrederken, Ingilizlerin ilahi ascisi bu kadinin, gece yatmadan once ictigi sicak cikolatayi nasil yaptigini agzimin sulari akaraktan izledim ve 'bu boyle olmayacak, ben de gidip AYNI malzemeleri alip, aynisini yapmaliyim' dedim ve kendimi bir anda sokakta buldum. Gerci buzdolabimda, her zaman yedekte duran iyi kalite bir bar Swiss cikolatasi vardi ama illaki Nigella'nin kullandigi cikolatadan olacak diye tutturdugum icin Friendship Heights'taki World Market'e ugramaya karar verdim. Tabi ondan once, o bolgede her zaman ugrak yerlerim olan TJ-Maxx ve Filenes Basement'ta da durmadan ve etrafa bakinmadan edemedim. Kisa gunun kari olarak kendime Vietnam yapimi 'wet bikini' bez canta (simdi ablami duyar gibi oluyorum: "Ne geregi var boyle ayrintilarin, sen zaten her zaman hayati detaylarla zorlastiriyorsun!!" demesini) ve de sacim icin derinlemesine bakim kremi aldim. Neyse sicak cikolata olayina donersem, Nigella teyzemizin kullandigi gayet iyi kalite, extra dark, Valrhona marka cikolatayi ve de tam yagli bir kutu sut aldiktan sonra kendimi eve attim ve de hakkini vererek muhtesem bir sicak cikolata pisirdim. Eger bu soguk kis gunlerinde siz de bir kap sicak cikolatanin verecegi o guzel rahatligi yasamak isterseniz iste tarifi:

Nigella's Hot Chocolate

1 buyuk kap sut (tam yagli olmak zorunda)
2 tane ortadan kirilmis tarcin kabugu
biraz bal+esmer seker
bir miktar sivi vanilya
1/2 bar iyi kalite siyah cikolata (ben Valrhona, 71% cacao kullandim)
iki-uc yemek kasigi iyi kalite Rum (en son katildigim latin happy hour'da tombala cekilisinde kazandigim Venezualen Dark Rum!!! hic fena olmadi)
ve ben biraz da sevgi kattim.

Afiyet Olsun.

Ilk blog, ilk mesaj...

Cok sevdigim arkadasim Sevgi'ye ozenerek - bu arada onun blog'unun, hos, keyifli ve icerikli yazilarinin takipcisi oldum bana adresini verdigi ilk gunden beri - nihayet ben de kendime ait bir online gunluk edindim. Ben de kafama estigi, icimden geldigi ve canimin istedigi kadar, yasadiklarimi ve kendi hikayelerimi buraya yazacagim artik. Hayata dair, bana dair, bana ozgu ne varsa, bu 'hayvancigin' (bu tabir tamamiyle anneme ait. Annemin, boyle ilginc ve alisilmadik isimler turetmesinde ustune yoktur:-)) icinde saklayacagim. Allah su teknolojiyi yaratanlardan razi olsun ne diyelim! Elveda kagit ve kalem.....desem bile yine de onlardan tam olarak vazgecemeyecegimi biliyorum. Matbaaci bir babanin, daha kucucuk yaslarindan itibaren beri kagit, ofset ve tutkal kokusuna asina, istisnasiz herseyi koklayan, hatta kendisinden uc yas buyuk kara sacli, kara gozlu ablasi tarafindan Alaybey Ilkokulu'nun karsisindaki kirtasiyelerde, hergun, degisik renk ve sekillerdeki silgileri koklarken 'sucustu' yakalanan ve yakasindan tutulup eve goturulen SARIPAPATYASI olarak - simdi saclarimin kumral olduguna bakmayin, kucukken saclarim sapsariymis - kagitlar, kalemler, kalemkutulari ve silgilere yuzcevirmem hic mumkun mu?